9 Eylül 2016 Cuma

To leave...

birkaç hafta önce çok önemli bir kararın eşiğine gelen kadın hatırlıyordu.. alabileceği kararları, ihtimalleri, hangi kararın neye yol açacağını.. kafası çok fazla çalışmaktan verimliliğini kaybetmiş gibiydi; inanılmaz bir hızda dönen tekerin duruyormuş gibi gözükmesi gibiydi kafasının hızlı çalışması ve verimliliğini kaybetmesi arasındaki bağlantı.. sürüsüyle düşünce aynı anda aklının orta yerinde cirit atıyor, bir görünüp bir kayboluyorlar, kadın tam birini yakaladım diyecekken de kaçıveriyorlardı. ta ki tekrar görünecekleri ve kafasını tekrar allak bullak edecekleri ana kadar. öğrendikleri karşısında şaşkın olduğunu hatırlıyordu. şaşkın ve bir o kadar da yıkılmış. öyle ki olanları ilk duyduğunda dizlerinde zerre derman kalmadığını hissetmiş ve yere yığılmamak için ilk bulduğu yere oturmuştu. zayıf gözükemezdi. asla ama asla böyle bir şey söz konusu bile değildi. bugüne kadar inşa ettiği duvarların arasına saklandı bu yüzden tekrar; gülmeye başladı. içine akan gözyaşları dışarıya kahkaha şeklinde yansıyordu. bir duruyor bir gülüyordu. adam da şaşırmıştı olan bitene verilen bu tepkinin. belki her şeyin, bu gülmelerin, bu durmaların, bu saklanmaların saçma olduğunu bile düşünüyor olabilirdi adam. ama kadının ufacık dahi umrumda değildi adamın ne düşündüğü. öte yandan da hayatını avuçlarında sunabilirdi kendisini adamın beyninin içine sokabilecek ilk kişiye. hiç düşünmeden hem de. her şeyi aynı anda yaşıyor, her zerreyi aynı anda hissediyordu. kafa karışıklığı bu yüzdendi zaten. ağlaması gereken yerde kahkahalara boğulan biri hangi yolun kendisi için genel anlamda daha doğru olduğuna, özellikle de o durumda, nasıl karar verebilirdi ki? imkansızdı bu. o da biliyordu bunu. adamın ısrarlı sorularına sessiz kalışı bu yüzdendi, her soruya bilmiyorum deyişi bu yüzdendi, kendi kendine sorduğu sorulara bile içten içe bilmiyorum cevabını verişi hep bu yüzdendi. kafası, ruhu, yüreği.. her şey, her bir hücresi karman çorman olmuştu öğrendikleriyle. bugün bile olanları hatırladığında nefes alamıyordu. göğüs kafesinin tam ortasında bir yumru vardı sanki ve nefes almasını imkansız hale getiriyordu. hala ağlayamıyordu. ve hala beklendiği üzere hatırladıklarını kafasından kovabilmek adına güldükçe gülüyordu. her seferinde daha da şiddetli bir şekilde. kahkahalara boğularak. hatırladıklarını ne zaman hatırlamaz/hatırlayamaz olacağını bilmeden yaşayıp gidiyordu. o gün, olanları öğrendiği ilk gün gözünün önünde beliren, diğer ihtimalleri hiçe sayarak son sürat parlayan iki yol vardı; ilk yolu seçerse tek başına devam edecekti, olanları içten içe sürekli sorgulayarak, unutmadan, unutamadan, kendi kendini yiyerek ama vicdanı, ‘mantıklı’ olan kararı vermiş olmanın getirdiği rahatlıkla ışıldayarak. diğer yolu seçerse de yoluna adamla birlikte devam etmek zorundaydı ama bu sefer soru-cevap kısmını kendi kendine, kendi kendini yiyerek değil karşı tarafla gerçekçi bir şekilde geçirerek, hissettiklerini, bilmesi gereken kişiye ifade ederek, gerekirse hesap sorarak, hırpalayarak, canının yandığı ölçüde olmasa/olamasa da yeri geldiğinde can yakarak. o ikinci yolu seçti çünkü ne bu süreci tek başına geçirip atlatabilecek gücü buluyordu içinde ne de adamdan vazgeçebilirdi o anda. hesap sorulacaksa, bu kendi kendine sorduğu bir hesap olmamalıydı. can yakılacaksa kendi kendinin canını yakmamalıydı, karşılıklı olmalıydı bu. birileri hırpalanacaksa, bu da karşılıklı olmalıydı, kadın bunu da kendi kendine yapamazdı. böylece seçti ikinci yolu. ancak bir sakıncası vardı bu yolu seçmenin, hem de öyle bir sakınca ki olanları hatırlayınca hala nefes alamamasının belki de gerçek sebebi buydu; ikinci yolu seçen her kim olacaksa, kendi iç seslerini susturup yürümek zorundaydı. neden diye sormamalıydı bu kararı aldığı için, kendini suçlamamalıydı. bu kararı aldığı ve yola adamla birlikte devam etmeyi seçtiği için ölmek istememeliydi mesela, hakkı yoktu çünkü buna. kendi isteğiyle seçmişti bu yolu ve her ne pahasına olursa olsun başta bu karardan dolayı kendisini, daha sonra da birlikte devam etmeyi seçtiği adamı affetmesi gerekiyordu. kurallar buydu. ancak kadın zaman zaman zorlandığını hissediyordu. içinde yine aynı anda konuşan birden fazla ses belirmeye başlamıştı. kimisi doğru olanı yaptığını, aslında adamla ne kadar mutlu olduklarını söylüyor, bunu hatıralarla daha da güçlendirmeye çalışıyordu. kimisi ta en başında, ilk yol ayrımında tek başına yürümeyi seçmesi gerektiğini söylüyor, kadının o gün öğrendiklerinin aslında ne kadar korkunç olduğunu tekrar ve tekrar -belki sonsuz kez- hatırlamasına, daha da fenası tekrar hissetmesine sebep oluyordu. kimisi ise arada kalmıştı; “tek başına devam edemezdin ama birlikte olduğun adamla bu kadar mutluyken bile bunları hatırladığında olanlara bakılırsa, aslında pek de mutlu olduğunu söyleyemeyeceğim” diyordu ona. ve sanırım sesi en çok çıkan da bu üçüncü sesti. cırtlaktı sesi, adeta kadının kulak zarlarını tırmalıyordu ama yırtıcı olduğu kadar huzur dolu ve yine bir o kadar da yılgındı. neyse ki son zamanlarda varlığından haberdar olduğu bir müzik grubu, kadının içinden geçenleri neredeyse bire bir dile getiriyordu; 
“There is no return
No words to explain
No excuses left to make
There is no one to blame
There is no one else to blame but me”

Geri dönüşün, olanları açıklayacak kelimelerin ve üretilecek bahanelerin olmadığından bahsediyordu şarkı. kadının kendisinden başka suçlanacak kimse olmadığından. ve sırf bu yüzden, sırf tüm bunların hali hazırda farkında olduğundan susmayı seçmişti bir süredir. konuyu kimseye açmamayı seçmiş ve yola bir süre böyle devam etmişti. bir gece yine aynı şarkıyı dinlerken kendisini ifade eden sözlerin aslında ona dayanılmaz bir acı da verdiğini fark edip buraya bunları yazana kadar susmuştu. “aslına bakarsanız teknik olarak hala konuşmuş sayılmam, sadece yazı yazdım, hala susuyorum. sadece duymak isteyenler duyacak sustuklarımı,” deyip tekrar gülmeye başlayana dek susmuştu.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Minik Kuş

Minik kuş yuvasına dönmüştü yorgun argın. Uçmaktan, oradan oraya kanat çırpmaktan mecali kalmamıştı başka hiçbir şey yapmaya. Üstelik yeni çıkmıştı hasta yatağından. Ah! Şu yeni taşınan yakışıklı kuş yok muydu.. O boy o pos.. Çok da güzel gülüyordu hem bu yeni kuş; daha önce karşılaşmadığı bi’ sihir yayıyordu sanki gülerken.. Hele o gagasının önündeki iki dişi yok muydu; onları çalıp yuvasındaki çalı çırpının arasına saklamak ve yeni kuşu her özlediğinde çıkarıp onlarla konuşmak geliyordu bazen içinden bizim minik kuşun.. Bir de onunla konuşmak.. Şu dünyadaki en sevdiği şeylerden biri olabilirdi yeni kuşla iki lafın belini kırmak...Zaten o gülüş, o konuşma da olmasa ne o ne de başkası beceremezdi onu hasta yatağından çıkarmayı.. Aylardır çıkmamıştı ve aslına bakılırsa pek çıkası da yoktu.. Sıcaktı yatağı, koruyucu kollayıcıydı dış dünyaya karşı.. Karanlıktı biraz, biraz havasız.. Ama sonuçta minik kuşun ihtiyaç duyduğu şey temiz hava değil, kırılmamış kanatlardı.. İyileşmesini beklemek zorunda kalmayacağı, ilk günkü kadar güçlü, ilk günkü kadar canlı kırılmamış kanatlar.. Yine de aylarca beklemek zorunda kalmıştı kanatlarının tekrar az da olsa iyi olmalarını.. Dışarıyı çok merak ettiği için değil ama ne kadar koruyucu olsa da, gencecik bir kuş olarak, yatağında ölmek istemediği için kanatlarının iyi olmaları gerekiyordu.. Ah! O zalim kuş yok muydu.. Hep onun yüzündendi kanatlarının bu derece yıpranmış, bu derece hırpalanmış oluşu.. O kuşun uzun ve sivri gagası yüzünden oldu bütün bunlar.. Yaklaşık 9 ay kadar önce tanışmışlardı o kuşla.. Siyah, inatçı tüyler, kuyu gibi derin gözler ve şiir gibi o ötüş.. Yıllardır böyle bir kuşun hayalini kurmuştu adeta bizim minik, görür görmez tanıdı “hayalini”, görür görmez onun yanında olmak istedi.. Çekindi ilk zamanlar, “Acaba?” dedi ama baktı ki esmer hayal de ona bakıyor acabalarla dolu gözleriyle, karar verdi işte o zaman ona yaklaşmaya.. Ne var ki bu yakınlaşma ona kanatlarına mâl oldu kısa bir süre sonra.. Hayaline her yaklaşmaya çalıştığında, hayalinin, gerek bilinçli gerekse bilinçsizce vurduğu gaga darbeleriyle karşılaştı.. Ağır darbelerdi bunlar.. Bizim miniğin yerinde bir başkası olsa belki ölmüştü acısından ama minik sabretti her seferinde.. Hasta kabul etti hayalini ve bir tek onun sevgisiyle iyi olabileceğine inandırdı kendini.. Ne yazık ki durum bizim miniğin umduğu şekilde ilerlemedi ve minik kanatlarından oldu hayalini gördüğü günden yaklaşık 2 ay sonra.. Sözün özü, o gün bu gündür hasta yatağında kanatları için dua eder halde aylarını geçirdi minik kuş, gözyaşlarıyla temizledi kanayan yaralarını, nefesini üfledi içindeki ateşe sönsün diye.. Aylarca bekledi, aylarca sabretti iyi olabilmek adına, umut etti.. Esmer hayalin yerini iyileşeceği günlerin hayali almıştı artık miniğin kafasında, tekrar eskisi gibi şakıyacağı, etrafa neşe saçacağı günlerin hayali.. O hayalin tutkusuyla kendini hasta yatağına hapsetti.. Ağladı, üfledi, ağladı, üfledi, ağladı, üfledi, üfledi, üfledi... En son kor haline geldi ateş, yaraları gözyaşının tuzundan yanmış, kabuk bağlamıştı.. Ve işte o gün, bizim minik dışarı çıkardı başını yuvasından, hasta yatağından.. Ve işte tam da o gün gördü yeni kuşu.. Belli ki yeni gelmişti buralara, yoksa hemencecik tanıyıverirdi onu minik kuş, zira gözünden hiçbir şey kaçmazdı onun.. Özellikle de yüzler konusunda pek bir becerikliydi, bir gördüğünü bir daha unutmazdı.. Zaten bu yüüzden değil miydi, esmer kuşun gaga darbelerinin kanatlarından çok minik kuşun aklını yorması, yaralaması.. Neyse.. İlk zamanlar sadece uzaktan izlemekle yetindi bu yeni kuşu.. Hem sarışındı bu kuş, bizim minik hiç sarışınlardan hoşlanmamıştı ki şimdiye kadar, bundan da hoşlanmazdı. Kesin hoşlanmazdı canım, kesin.. Gözlemlediği kadarıyla evet boylu posluydu bu kuş, maşallahı vardı, gülüşüne ölünürdü ama üzücü bir yanı vardı bu kuşun.. Sessizdi bu kuş; başka kuşlarla zorunda kalmadıkça konuşmuyor, başka kuşlara gerekmedikçe yanaşma ihtiyacı duymuyordu. Kendi halindeydi anlayacağınız, kendi kafasının içinde yaşıyordu. Kim bilir, belki onun da kanatları yeni yeni iyileşiyordu ve belki de bizim minik kuşunki gibi bir hasta yatağı da bu yeni kuşun kafasının içinde vardı.. Kim bilir... Birkaç kez selamlaşma ve konuşma fırsatları olmuştu ama bir iki kelimenin ya da cümlenin ötesine geçememişlerdi henüz.. Sonra bir gün, siz deyin tesadüf ben diyeyim rastlantı, uzun uzun konuşma fırsatı geçti ellerine.. Çekingen ama çekingenliğini belli etmemeye çalışan, ördükleri duvarların çatlaklarından birbirlerine bakan gözleriyle, karşı tarafı ölçe tarta uzun uzun konuştular. Bizim minik kuş sevdi de bu yeni kuşu. Göründüğü kadar sessiz olmadığını, konuştuğunda etrafı huzur tabakasının kapladığını fark etti ve içi kıpırdadı birden. Sonraki günler hep tekrar konuşabilme umuduyla çıktı kendisi gibi minik yuvasından ve ne tesadüf ki (?) yeni kuşu da hep dışarıda buldu. Konuşmaları ilerledi, güzelleşti, derinleşti. Artık her gün birlikte uçar oldular, birlikte sustular, birlikte şakıdılar. Herkes olan biteni merakla izlerken onlar, hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamadan kanat süzmeye devam ettiler. Tek sorun; bizim minik kuşun kanat sancısı tutuyordu ara sıra.. Böyle olunca yine kendini yatağına hapsediyor, yine ağlıyor, yine üflüyordu.. Neyse ki en fazla birkaç güne sızısı durmuş oluyordu ve tekrar yeni kuşla gökleri fethetme imkanı geçiyordu eline. Kanat sancısının yanına bir de korku eklenmişti minik kuşun minik bedenine. Korkuyordu, Hem de çok.. çok korkuyordu... Esmer kuş geliyordu aklına, her şeyin ne kadar da şairane başlayışını düşünüp, nasıl bir cehennem azabına dönüştüğünü anımsıyordu sonra da.. Şimdi bu yeni kuşla da korkunç denecek kadar güzeldi her şey ama biz kere korku yerleşmeyegörsün bir kuş bedenine, kendini kuşa her hatırlatışında kuşun tüm bedenini bir titremenin sarmasına sebep oluyordu ve bizim minik de her seferinde ölecekmiş gibi hissediyordu kendini.. Ne kadar kendini tutsa, kısıtlamaya çalışsa da bağlanıyordu bu yeni kuşa.. Geçmişinde kırık kanatlar bulunduran bir kuşa göre fazla hızlı bağlanmış, başkalarının deyimiyle fazla cesaretli davranmıştı.. Evet korkuyordu ama bir o kadar da mutluydu.. Hatta ne kadar mutluysa o kadar çok korkuyordu çünkü her yeni mutluluk zerreciği, kendisi kadar daha korkuyu yanında getiriyordu minik kuşun bedenine.. Zaten mutlu olmak da neydi canım? Böyle umutları, böyle süslü hayalleri aylar önce atmamış mıydı minik kafasından? Şimdi nereden çıkmıştı bu duygular böylesine capcanlı, sanki hiç yara almamış hiç hırpalanmamış kadar canlı? Hiç mantıklı değildi açıkçası ama kuşun yapacak bir şeyi yoktu.. Bekleyip görmesi gerekiyordu olacakları, sabredip bekleyip görmesi.. Belki bu yeni kuş, bizim miniğe kendini sevebilmeyi de öğretirdi bu süreç sırasında.. Kim bilir?

12 Temmuz 2016 Salı

Müzik sesleri...

Sözsüz şarkıları, film müziklerini dinlemek gibiydi adamın yanında olmak kadın için. Söze gerek yoktu. Nefesleriyle anlaşıyorlardı. kalp atışlarıyla, dudaklarının kenarlarında oluşan tebessüm kıvrımlarıyla. Konuşmasalar da var ediyordu varlıkları bir diğerini. Hayata getiriyor, hayatta olduğunu hatırlatıyordu. “Ben de hayattayım diye bağırmak gibi. Ben de buradayım demek gibi seninle vakit geçirmek” demişti adam kadına. Kadın sadece mutlu olduğunu yazabildi ama aslında uzun süredir hissetmediği kadar yoğun bi’ sevgi hissetmişti içinde. Bastırmaya çalışıyor olsa da, kelimelere döküp sular seller gibi haykırmasa da içindekileri, bir şekilde bu ilerleyişe engel olamadığını ve elinde olmadan da adama yaklaştığını hissediyordu kadın. Son birkaç gündür, uzun süredir kendi kendine ağlanacak omuz olmaya alışmış olan kadın, ağladığında ya da kötü hissettiğinde, hatta mutlu olduğunda bile içten içe adamı yanında ister olmuştu. Sıcaktı adamın kolları. Sarılışıyla, öpüşüyle, gülüşüyle konuşuyordu adam kadının karşısında, kelimelere ihtiyaç yoktu. Daha iyi tasvir edebilmeniz için şöyle söyleyeyim; en sevdiğiniz film, dizi, oyun ya da benzeri sözsüz bir müzik düşünün. Sadece enstrümanların seslerinden oluşuyor olsalar da, dinlerken size hissettirdiklerini düşünün. Sizi götürdüğü yerleri, ruhunuzda dokunduğu ve parmak izlerini bıraktığı tüm o bölgeleri düşünün. Hayal edin. Kurun kafanızda. İşte adamla birlikteyken kadın da en sevdiği sözsüz müziği dinliyormuşçasına kayboluyordu. Adamın her bir kalp atışı, vurucu bir şekilde yön değiştirip dinleyeni istemsizce kendine çeken piyano vuruşları gibiydi. Sarıldığında ve parmak izlerini kadının vücudunda bıraktığı sıralarda, kadının içinde keman ve çello sesleri duyuluyordu adeta. Yan yana yatışları biraz hüzünlüydü ama üzücü bir hüzün değildi bu. Daha çok buruk bir mutluluktu. Bunca zaman sırtlarında taşımış oldukları yükleri, bir tek birbirlerinin yanındayken rüzgarda savrulmaya bırakabiliyor oluşları az da olsa kırpıyordu yüreklerinin pürüzlü yerlerini. Sonunda ipek gibi olsa da o yürekler, sonunda kuş gibi mutlak pürüzsüzlüğe ulaşmış olsalar da o vakte kadar kaybettikleri kan halsiz bırakıyordu onları. Mutluluklarının buruk oluşu, kalplerinin kırpık oluşundan kaynaklanıyordu yani. Ama bu en fazla piyanonun arasına karışan gitar sesleri gibiydi. Farklıydı ama sakinliği dengeleyecek şekilde hareket kazandırıyordu birlikte geçirdikleri zamana. Geçmişten beri duyduğu kulak tırmalayıcı acı tıngırtılardan sonra birlikteyken duyduğu sakinleştirici sesler kadın için iyileştirici bir güce sahipti sanki. Tek başınayken düşündüklerinin ve inandıklarının aksine, adamla birlikteyken, sanki hala bir şeyleri başarabilirmiş, hala gücü yetermiş gibi hissediyordu kadın. Hepsinden öte, kadının sanırım en iyi bildiği, bildiğinden en emin olduğu şey ise bu müziği çok sevdiğiydi. Bir gün onun da süresinin dolacağını bilmesine rağmen...

5 Temmuz 2016 Salı

Uzun zaman sonra...

Dizinize başını yasladığında, güvenle gözlerini kapatabilecek adamları sevin. Sesinizi duyunca huzurlu hissedecek ama sizi her seferinde daha çok özlemek için hem size, hem kendine yeterli alanı bırakacak adamları sevin. Hayatın tüm o koşturması arasında sizi görebilmek, sizinle zaman geçirebilmek için fırsatlar yaratan adamları sevin. Sizin yanınızda kendini, sizden saklama gereği duymayan adamları. Yeri geldiğinde siz ağlarken size sarılacak, yeri geldiğinde kollarınızda hıçkıra hıçkıra ağlayabilecek adamları. Tercihlerinize, hayatınıza, inançlarınıza ve en önemlisi size saygı duyan, kendi doğrularını dayatmaya çalışmayan adamları sevin. Şiirden anlayan adamları sevin. Şiirden, kitaptan, filmden, oyundan, müzikten, yemekten. En önemlisi de gözlerinizden anlayan adamları sevin. Dudağınızın kenarındaki küçük hareketlere dikkat eden, sizi yargılamadan gözlemleyen ve sizi siz olduğunuz için hayatına alan adamları sevin. Size kendinizi değerli hissettiren ama vazgeçilebilir olduğunuzu unutturmayan adamları. Öyle ki, bu adamlar size, sizi bir ömür seveceklerine, her daim yanınızda olacaklarına ya da sizsiz yaşayamayacaklarına dair dışarıdan süslü ve masallardan çıkma gözüken sözcüklerle gelmek yerine yüreklerini avuçlarına alıp, onları oldukları gibi görmenizi sağlayacaklardır. Sonsuz aşk kavramının bu denli güven sarsıcı olduğu bu dönemde, size geleceğe dair hiçbir şey vaat etmeyen ama size bugününüzü yaşama fırsatı sunan adamları sevin. Onlara sarılın. Dertlerini dinleyin, dertlerinizi paylaşın. Canınız sıkkınken gerek sizi neşelendirmeye çalışacak, gerekse sizinle birlikte ağlayacak adamları sevin. Uğrunuza mesafeler aşabilen, uğruna mesafeler aşacağınız adamları sevin. Sevginizi karşılıksız bırakmayan adamları. Hayata karşı inşa ettikleri savunma mekanizmasını aralayıp, o araladıkları yerden size bakan ve sizin de onu görmenizi sağlayacak adamları. Sizi kollarına aldığında kafanızın içindeki seslerin susmasını sağlayacak, size derin derin nefes alabilmeyi hatırlatacak, kollarınıza başını koyduğunda hiçbir şey düşünmeden gökyüzüne bakabilecek adamları sevin. Sizinle yürüyen, sizinle müzik dinleyen, sizinle oyun oynayan, şarkı söyleyen, yemek hazırlayan ve sizinle hayal alemine giden adamları sevin. Yazdıklarınızı, eleştirmek ya da yargılamak için değil de sizi gerçekten anlayabilmek, kafanızın içindeki henüz sizin de tam anlamıyla keşfedemediğiniz “labirentin” sırlarını çözebilmek için okuyan adamları sevin. Yazı yazan, müzik yapan, gülen ama güldüğü gibi ağlamasını da bilen adamları sevin. Her yanınıza gelişinde sizin için, sizi mutlu etmek için küçüğüyle büyüğüyle sürprizler hazırlayan adamları sevin. Masal seven adamları sevin. Sizin sesinizden uslu uslu masal dinleyen adamları daha çok sevin. Yanınızda dururken devasa olduğu halde, size sarıldığında kırılganlaşan, sizinle konuşurken saydamlaşan, size baktığında derinizin altında olanları gören adamları sevin. Hayatınızın en berbat döneminde karşınıza çıkan, sizinle ilgilenen, onunla ilgilenmeyi sevdiğiniz adamları sevin. Çekinmeden içinizi açabileceğiniz ve bunu yaptığınız için suçlanmayacağınız adamları. Alın o adamları hayatınıza. O adamların hayatına girin. Geçici de olsa olun birbirinizin hayatında. Her şeyin bir gün biteceğini, canlı veya cansız her şeyin bir sonu olduğunu bilen ve size sonsuzluk vaat etmeyen adamlarla birlikte olun. Sarılın o adamlara. Gözlerinden öpün. Ellerinden, parmaklarından, avuç içlerinden, gamzelerinden öpün. Bırakın o adamlar görevlerini tamamlayıp, sizi hayatınızda bir basamak üste taşıyana kadar kalsınlar hayatınızda. Siz de onların büyümelerine yardım edin. Birbirinize öğretecek çok seyiniz olsun. Gösterecek çok yolunuz, söyleyecek çok sözünüz, susacak çok zamanınız olsun. Karşınıza çıkan yol ayrımından ne yöne giderseniz daha iyi olacağını ya da daha az yara alacağınızı hesap etmek zorunda kalacağınız değil de ne yöne giderseniz gidin sizi ufak mutluluklarla kutsayacak, size küçük de olsa tekrar umut olacak ve yaptığınız seçimlerden ziyade o seçimleri doyasıya yaşamanızın daha önemli olduğunu hatırlatacak adamları sevin. Sizi sevmekten gocunmayan, gardını az da olsa indirmekten her ne kadar korksa da rahatsızlık duymayan, hatta bunu farkında olmadan yapan adamları sevin. Saçlarınızı okşayan, saçlarını okşarken huzur bulduğunuz adamları. Alın o adamları hayatınıza, izin verin büyütsünler sizi. İzin verin zamanları dolunca gitsinler hayatınızdan. İzin verin o adamlar yürüdüğünüz yolda size eşlik etmek istedikleri yere kadar eşlik etsinler. Öyle ki, siz onların hayatından gitmek istediğinizde gideceğiniz yere varabilmeniz adına yolunuzu sizin için açan, yolunuzu açmanıza yardım eden, duygusal yükleriyle sizi kendilerine bağlı tutmaya çalışmayan adamları sevin. Sevin o adamları. Bulun, sevin ve izin verin zamanı gelince gitsinler hayatınızdan.

19 Nisan 2016 Salı

Hans Zimmer - Time (Inception)

tarih 01.01.2016, akşam saatleri.
ben bu soundtrack eşliğinde 2 yıl sonraki ilk yazımı yazdım.
yazıda iki yol vardı;
biri eski, yıllarını aldığım, yıllarını verdiğim ve üstünde yaşlanmak istemediğimi farkettiğim yol,
diğeri yeni, hali hazırda kendi anılarını yaratmış olan, sisli, puslu ve benim üstünde yürümek istediğim yol.
aradan 4 aydan fazla zaman geçti.
ve ben bu gece bu yazıyı yine bu soundtrack eşliğinde yazarken yeni yolun eski anıları, dikenleri, yabani çalıları ve karanlığı arasında benliğimi kaybettiğimi farkediyorum.
korkuyorum.
çok korkuyorum.
o yola benzemekten, kendi kendimi yiyip bitirmekten korkuyorum.
kendimden ve dünyadan nefret ederek bir ömür geçirmekten korkuyorum.
hayatıma devam edememekten, tek yaptığımın nefes alıp vermek olmasından korkuyorum.
çaresiz hissediyorum.
korkuyorum.
çok korkuyorum.

10 Nisan 2016 Pazar

Let you go...

Sometimes I miss the little parts of your body, your existence. I miss your smile. I miss the way you looked at me. The way you held my hand. I miss the way your heart beats. I miss listening to it. Yes, it’s true. Sometimes I think about all these. I miss our texts, our laughters, even our tears. I miss feeling the back ups or supports we gave to each other when needed. I miss walking next to you. I miss playing with your hair, feeling the softness of it. Yes, you heard me right. Sometimes I miss everything just before all this shit happened. But, rest of the times, I let you go because I know that if I don’t, I am the one that will end up getting hurt over and over again. So, I just let you go.

7 Nisan 2016 Perşembe

Yolun sonu...

Uzun süredir ilk defa adım atmaya başladığını hissediyordu. Uzun uğraşlar sonucu ayağa kalkmıştı ve ilk adımlarını atmaya başlamıştı. Etrafına baktı. Aylar önce bulunduğu yolda yaşlanmama kararı alıp, bi’ cesaret girdiği yeni yolun sonundaydı. Üstü başı kan revan içinde kalmıştı bu yolda. Yıllarını verdiği ve karşılığında yıllarını aldığı bir yol değildi belki bu yol. Aksine çok kısa bir zaman zarfında çok uzun mesafe gitmesi gereken yoldu bu. Etraf dikenlerle, çalılarla, can kırıklarıyla ve sisle kaplıydı. Bir adım ötesini bile göremiyordu bu yolda. En başında da böyleydi ama bu yolda yürüme isteği ona umut olmuş, yola çıkma cesareti vermişti. Şimdiyse o cesaretten eser kalmamış bir halde etrafına bakınıyordu. Elleri kirden kapkara olmuştu. Yanaklarının üstünde tozlar birikmiş ve döktüğü gözyaşlarından dolayı da yol yol izler oluşmuştu. Dizleri yara bere içindeydi. Giysileri parçalanmış, süklüm püklüm sarkmıştı. Vücudunda yer yer morluklar oluşmuştu. Her yanı acı içindeydi ama o ilginç bir şekilde hala ayakta dikiliyordu. “Normalde” dedi, “normalde bu kadar yarayla ölmüş olmam gerekirdi.” Halbuki hala inatla ayakta durmaktaydı. Tüm yaralarına, tüm kan revan, toz toprak haline rağmen hala ayaktaydı. Birkaç kere düştüğünü hatırlıyordu ama geri kalkmıştı her seferinde. Sisten etrafını göremese de el yordamıyla bulduğu desteklere tutunarak, onlardan güç alarak başarmıştı her seferinde ayağa kalkmayı. Kimi düşüşünde göğüs kafesini çarpmıştı taşlara, kiminde ciğerlerini.. Kimi sefer avuç içlerini yaralamıştı, kimi seferse gözlerini.. Her düşüşünde farklı bir yeri yara almıştı. Göğüs kafesini yaraladığında kalbinin acısından öleceğini sanmıştı. Ciğerlerini yaraladığında bir daha nefes alamama ihtimalinden korkmuştu uzunca bir süre. Avuç içlerine sıra geldiğinde bir daha o elleri göremeyeceğini sanıp, anılarını kaybetmekten korkmuştu. Gözlerini yaraladığında ise bir daha asla gerçekleri göremeyeceğini sanmıştı. Ama belki hala tam anlamıyla iyileşmemiş olsalar da hala ayağa kalkabilecek kadar işe yarıyordu vücudu. Ne kalbinin acısından ölmüştü, ne nefessiz kalmış, ne o elleri unutmuş ne de gerçeklere kör olmuştu. Her şey sisli de olsa anlayabileceği netlikte karşısındaydı. “Tamam” dedi kendi kendine, “bu yoldaki vaktim de bu kadarmış, artık kendi yoluma gitme zamanım geldi”. Öyle de yapacaktı ama önce bu sis perdesinin arasından yolun bitişine ulaşması gerekiyordu. Yürüdü, yürüdü, yürüdü.. Hala çok canı yanıyordu çünkü yolun kalanı da can kırıklarıyla doluydu. Can kırıkları, sigara dumanı, dikenler, saç telleri.. Her şey yerlere saçılmış ayağına batıyordu. “Dayan” diye söylendi, “bir şarkı söyle ve rahatlamaya çalış, biraz olsun acını unutmana yardım eder ve daha rahat varırsın bitiş noktasına.” Sonra ilk aklına gelen şarkıyı mırıldanmaya başladı. Biraz hüzünlü bir şarkıydı bu. Yanaklarındaki yollara yeni birkaç tanesini daha ekledi şarkıyı söylerken ama durmadı, devam etti. Gücü yettiğince, sesi ve nefesi yettiğince devam etti söylemeye. Sonunda sis perdesinin biraz olsun azaldığını farkedinceye kadar devam etti. Bir an duraksadı. Çok sevmişti bu yolu. Belki bir ömrü burada geçirmenin hayaliyle girmişti bu yola. İlk kez zorluklardan korkmamış, ilk kez her şeyi göze alarak korkuyla karışık bir cesaretle bir yola girmişti. Meraklıydı yolun başında. Şimdiyse göreceğini görmüş olmanın verdiği bitkinlikle yolun  sonuna ulaşmaya çabalıyordu. Çabaları karşılığını vermeye başlamıştı neyse ki. Sabrı sonunda onu yolun sonuna ulaştırmıştı. Tam bitiş noktasındaydı artık. Arkasına döndü; yol hala aynı korkutuculuğuyla duruyordu ama onda, yolun başındaki cesaret ve güç yoktu. Yıllarca uyusa ancak toparlardı gücünü tekrar. Ama o bunun yerine yürümeye devam etmeyi seçecekti. Uyumak çare değildi. Uyandığında her şeyi tüm canlılığıyla tekrar hissetme ihtimali varken gözlerini bile kırpamazdı uyuyakalma korkusundan. Onun yerine yürüyecekti. Zamana bırakacaktı omuzlarındakileri. Bırakacaktı ki zaman hafifletsin yükünü. Sadece yaralarla varmamıştı çünkü yolun sonuna, kendi dünyasına ek bir dünya daha taşıyordu omuzlarında. Kısa bir zamanda sırtladığı ve bazen ağırlığının altında ezildiği o ikinci dünya. Ama zamana güveniyordu. Hangi acı ilk anki tazeliğiyle durabilmeyi başarmıştı ki zamanın gücü karşısında? Hangi yara iyileşmemiş, kabuk bağlamamıştı? Hangi sevgi, hangi nefret, hangi kin zamanın kudretine dayanabilmişti? Bunun bilinciyle yürüyecekti bundan sonra. Kendi yolunda, kendi anılarını yaratarak yürüyecekti. Saçlarının rüzgarda savrulmasına izin vererek, dinlene dinlene yürüyecekti. Yolun tıkandığı yerlerde gerekirse tırnaklarıyla yeri kazıyıp kendi yolunu çizecekti. Ama başka yollarda, başkalarının anılarının üzerinde yürümeyecekti. Hiçbir saç telinin ayaklarına dolanmasına izin vermeyecekti bundan böyle, hiçbir can kırığının ayağına saplanmasına müsaade etmeyecekti. Kendi yolunda yürüyecek, kendi güneşinin altında kavrulacaktı...

21 Mart 2016 Pazartesi

Yeni bir süreç...

Uzun zaman sonra ilk defa geçmişti kağıdın kalemin başına.. Ne yazacağını ya da yazmak isteyip istemediğini bilmiyordu.. Tek bildiği en zor zamanında en çok tutunduğu dalıydı kağıdıyla kalemi.. Günlerce ağlamış, günlerce yazıp çizmiş, günlerce içini dökmüştü onlara.. Kaç sayfa doldurduğundan habersizce durmadan bir şeyler yazmıştı.. Sanki ağlayamadıklarıydı kağıdın üzerine döktüğü kelimeler.. Gözlerinden damlayamayan yaşlardı oluşan kelimeler.. Her şeye lanet etmişti, her şeyi bırakmak istemişti o en kötü döneminde, dünyaya sırtını dönmek istemişti.. Kimseyle görüşüp konuşmak istemediğinde bile yazı yazmıştı.. Durmadan yazmıştı.. Sanki yazmayı durdurursa kalbi de duracaktı.. Kimi zaman izlediği filmlerden alıntıları not ediyordu, kimi zaman şarkı sözleri, kimi zaman başka insanların söylediklerini.. Ama çoğunlukla hissettiklerini yazmıştı şimdiye kadar.. Hissedip dile getiremediklerini.. Ama şimdi, yine kağıdın başındaydı ama ne yazacağını bilmiyordu.. Bunca zaman yazdıklarından içi boşalmıştı sanki, tükenmişti kelimeleri.. Halbuki hala söyleyeceklerim var, hala bitmedi içimdekiler diye düşündü kendi kendine.. Şaşkındı.. Normalde bardaktan boşanırcasına yazı yazan kız, şimdi dut yemiş bülbüle dönmüştü.. Şaşkındı.. Etrafına bakındı bir süre.. Yazmaya malzeme aradı kendine ama bulamadı.. Anılarını karıştırdı, bulamadı.. Sevgi aradı uğruna yazacak, bulamadı.. Nefret, kıskançlık, umut, mutluluk aradı, ama hiç birinden eser yoktu.. En son çare özlem aradı, iyice karıştırdı içini.. Darmadağın etti her yeri, içini ters yüz etti ama nafile.. İçinde elle tutulur, uğrunda nefes harcamaya değer hiç güçlü bir duygusu kalmamıştı.. Silikti her şey, bulanık.. Onların ne olduklarını çözmeye çalışmak ufuk çizgisinde uçan bir kuşun cinsini tahmin etmeye benziyordu, imkansızdı.. Zaten dermanı da yoktu böyle büyük uğraşlar için.. Neyse dedi, ne olduklarını bilmesem de karalayabilirim bir kaç kelime.. Yazı karmakarışık olacaktı, biliyordu ama ortaya somut bir şeyler çıkmayacak olsa da yazmak istiyordu.. Yavaş, dinlendirici ama bir o kadar da sürükleyici bir şarkı açtı arka planda, odaklandı.. Yazmayı denedi.. Birkaç sözcük fırladı ilk aşamada parmaklarından.. Kağıdın üzerinde dolaştılar bir süre ama sonra kendilerine uygun yer bulamayıp geri kayboldular.. Beceremeyeceğim diye düşündü kız, yazmayı unutmuş gibi hissetti kendini.. Halbuki yazmak nefes almak gibi olmuştu onun için, nasıl unutabilirdi ki? Aradan biraz zaman geçti, kağıtla bakışmaları birkaç kelimenin parlayışıyla bölündü birden.. “Evet, ilerliyorum” yazdı ilk başta, ne işin ucunun nereye varacağını ne de bunları yazmasının sebebini bilmiyordu.. Şaşırdı tekrar ama yazmaya devam etti; “belki ufak adımlar atıyorum, belki çoğunlukla düşüp dizlerimde açılan yaraları nasıl iyi edeceğimi düşünüyorum ama ilerliyorum”. Ufak ufak görür gibi oldu kelimelerin ardını, gülümsedi ama buruk bir gülümsemeydi bu.. Bakkalda en sevdiği şekeri görüp onu annesinden istedikten sonra “ödevlerini zamanında bitirirsen alırım sana o şekeri” cevabıyla karşılaşan ilkokul çağındaki bir çocuğun umuduydu gülümsemesine sebep olan şey.. Önce yazması gerekiyordu.. İçindeki her şeyi tüketip, geriye en küçük bir kırıntı bile kalmayana kadar yazması gerekiyordu.. Daha sonra yazdıklarıyla barışması ve onları hayatının bir parçası gibi görüp benimsemesi gerekiyordu.. Asıl süreç ondan sonra başlayacaktı.. Zamanla attığı ufak adımlar küçük yürüyüşlere dönüşecekti, yürüdüğü süre git gide artacak ve dizlerindeki yaralar kapanacaktı.. Belki izleri kalacaktı ama daha fazla acıtmayacaklardı.. İlacın ne olması gerektiğini daha fazla düşünmesi gerekmeyecekti böylece.. Daha sonra, o yara izleriyle ateşkes imzalayıp, birlikte yaşamayı öğrenecekti.. Tabii bunlar hep zaman alan basamaklardı ama tükettikleri zaman ölçüsünde güçlü etkileri olacaktı kızın üzerinde.. “İlerlemeye devam ettiğim sürece ilerleme hızım önemli değil” yazdı sonra kağıdın üzerine.. Bir yerlerden duymuştu bu sözü, nereden olduğunu hatırlamasa da yazmış olduğuna göre sevmiş de olmalıydı.. İnsan içinde kendinden bir parça bulmadığı hiç bir şeyi hatırında tutamazdı sonuçta.. Sonra devam etti; “kolay olmayacağını biliyorum ama bu kadar ağır olmasa da daha önce de savaş yaraları aldım. evet, canım hala acıyor. hala gerçekten umudum olduğu söylenemez ama kim bilir, bi’ ihtimal...” yazdı kağıdın üstüne.. Hala bir şeyler yazabiliyor olduğu için bir tutam mutlu oldu, hala bir şeyler becerebiliyorum diye düşündü.. Belki öyle ahım şahım, insanların ağzını açık bırakacak türden şeyler değildi bu sefer yazdıkları ama hala yazı yazabilecek kadar da olsa bir şeyler hissedebiliyor oluşu rahatlattı onu.. Asla bırakmayacağın yazmayı dedi, yürümeyi, koşmayı ve gerekirse uçmayı tekrar öğrenebilirim.. Ama biliyordu; şekeri hak etmesi için önce ödevlerini zamanında yapması gerekiyordu...

9 Mart 2016 Çarşamba

Ah be çocuk!..

Ben aydınlığa çıkarım çıkmasına da, sen nasıl yaşayacaksın bir ömür kendinle tek başına be çocuk?
Nasıl her gün aynada kendi yüzüne bakacaksın?
Nasıl geçecek lokmalar boğazından?
Benim sevdiğim şeyler aklına gelince midene kramplar girmeyecek mi?
Benimle yürüdüğün yollardan tek başına geçerken, gözyaşlarım batmayacak mı ayaklarına?
Benimle baktığın şehir, adımı fısıldamayacak mı yüzüne?
O vapur bundan sonra ıssız gelmeyecek mi sana?
Martılar gözlerini gagalamayacak mı hiç?
Tost yerken boğulduğunu hissetmeyecek misin?
Sokak’ın bırak içine girmeyi, önünden bile geçerken kolyem boğazlamayacak mı seni?
Benimle aynı boy olan parmaklarına baktığında, o parmaklar utançtan kırılıp küçülmeyecekler mi?
Defterimin sayfaları milyonlarca küçük bıçak olup oyuklar açmayacak mı benim dokunmaya kıyamadığım teninde?
Kitap ayracım bana yaşattıklarını her hatırladığında binbir parçaya bölmeyecek mi seni?
Bensiz içtiğin sular boğmayacak mı seni?
Nasıl bakacaksın aynadaki yansımana?
Nasıl yaşayacaksın bana atmaya çalıştığın yüklerin altında? Nasıl kaldıracaksın onları?
Vicdanın göğüs kafesini parçalamayacak mı?
Okşamaya doyamadığım saçların, senin beni bırakışın gibi bırakmadı mı seni? Bunu bilerek nasıl dokunacaksın başına her ağrıdığında?
Masal okuyabilecek misin artık? Kurşun Asker, Parmak Kız, Şehir Faresi ve Tarla Faresi… Aklına her gelişlerinde kulak zarın parçalanmayacak mı?
Aynada karşında duran adamın gözlerinin içine nasıl bakacaksın? Nasıl be çocuk?

4 Mart 2016 Cuma

Hala hayattayım!..

“Ben seni bi daha hiç üşütmem ki” diye söz veren sen, beni kendi ellerinle buzullara fırlattın. Tam dedim, donarak öleceğim ben burda, kaçış yok kurtuluş yok, tek yapabileceğim oturup ölümümü beklemek.. Aradan günler geçti, soğuk buz gibi günler. Ve artık vücudum bazı fonksiyonlarını kaybetmişti, nefesim ve kalp atışlarım yavaşlamış, göz kapaklarım iyiden iyiye ağırlaşmıştı. Ölmek üzereydim, biliyordum.. Sonra bir anda benim gibi buzullarda ölüme terkedilmiş insanlar çıktı geldi yanıma.. Kimi mum yaktı binbir güçlükle, kimi sarıldı, kimi nefesiyle ellerimi ısıtmaya çalıştı.. Ve ben o anda bir şekilde tekrar hayata döndüm.. Şimdi birbirimize ateş oluyoruz o insanlarla, birimiz üşüse diğerimiz gerekirse üzerindekileri çıkarıp ona giydiriyo.. Yani anlayacağın hala hayattayım ben.. Çok soğuktu her şey ama yavaş yavaş ısınıyorum.. Ama biliyorum ki sen kendi yarattığın buzulda donuyorsun.. Tek başına.. Sen kendinde kilitli kaldın.. Oysa ben “Kimse kendinde kilitli kalmasın” demiştim…

2 Mart 2016 Çarşamba

Yaktım..

Yaktım kelimelerimi.. Hislerimi yaktım.. Kağıt parçalarıydı hepsi ama kül oldular artık.. Gidişini yaktım.. Hiç olmayışını.. Nefretini yaktım.. Can acımı, yaralarımı, kalbimdeki sızıyı yaktım.. Yetmedi, “nefesim”i yaktım.. Anılarımı, cennetimi, cehennemimi yaktım.. Seni yaktım, beni yaktım, saçlarından tutup aramıza sürüklediğin herkesi yaktım.. Gözlerimi, sözlerimi, ciğerlerimi yaktım.. Kokunu yaktım, sesini, gülüşünü, bakışını, saçlarını yaktım.. “Süveyda”nı yaktım, kalbindeki ince sızıyı, “yeni yıl hediyen”i.. Kara gözlerimi yaktım, göz yaşlarımı, sevişlerimi, gamzelerimi yaktım.. Ellerimi yaktım, kalemlerimi, satırlarımı, yazılarımı yaktım.. Saçlarımı yaktım, beynimi, yüreğimi, göğüs kafesimi yaktım.. Tırnaklarımı yaktım, adımlarımı, koşturmalarımı, ayaklarımı yaktım.. Sana gelişlerimi, seni bekleyişlerimi, hiç gelmeyişlerini yaktım.. Midemi yaktım.. Beremi, şalımı, montumu, pantolonumu, hırkamı, tişörtümü yaktım.. Gözlerimi yaktım, kulaklarımı, derimi, göğsümü yaktım.. Kanatlarımı yaktım, uçuşlarımı, düşüşlerimi, ölüşlerimi yaktım.. Hepsinden ziyade, seni affedişlerimi yaktım ben...

24 Şubat 2016 Çarşamba

Thank you!

I make a toast for your nonexistence. I have known it this whole time, but I realize it now truly. You were never with me. Never have. Ever. So, thank you for leaving. Thank you for doing what I couldn’t do just because I didn’t want to be seen as a quitter. But I appreciate you left me. To handle my life proparly, I needed you to disappear from my life once and for all. I hope I’ll get better each and every single day from now on. I won’t wish neither a good nor a bad thing to happen in your life. God or Karma or whatever you wanna call it will do what should be done for me. I’m not sure whether I wanna see how you’ll suffer or not. I think it’s not my business to be interested in anyone else’s pain. I guess I will mostly be dealing with my own. In general, I will try to move on, keep living, keep going, keep walking and staying alive mentally, physically and spiritually while you’ll face with your fake death everyday. By the way, at the very first day of our relationship (even before it had started) you told me that you could sadden me really bad. So, I’ll give you that. You kept your promise and ruined all what I felt and thought. Anyway. One last word; thanks again for leaving. I couldn’t do that by myself.

23 Şubat 2016 Salı

Işık...

Sürekli kendi kendine konuşuyordu. Sorular soruyor, düşünüyor ama cevaplar bulamıyordu. Her soru bir yenisini doğuruyor ama cevaplar bir türlü gözükmüyordu kapıda. Baktı etrafına, hayatına baktı, son zamanlarda neler yaptığına baktı. Bir ilerleme, bir iyileşme görme umuduyla iyice kolaçan etti her yeri. Bir ışık huzmesi aradı gözleri zifiri karanlık odasında, ufacık da olsa bir ışıltı aradı. Önce çekmecelerini karıştırdı. “Onca gereksiz zımbırtının arasında ne arasın ışık” diye geçirdi içinden ama karıştırmaya devam etti. Bir bira şişesi kapağı buldu o kalabalığın içinde. Sonra üstünde “Galata Konak” yazan tek kullanımlık bir tüp toz şeker. Ayırdı kenara onları gözleri dolarak. Bakmaya devam etti. Kullanılmamış iki tane servis peçetesi buldu. Tam “bunların burada ne işi var” diye içinden geçirip peçeteleri eline aldığında ciğerine doldu boğaz kokusu. Sonra anladı onların neden o çekmecede olduğunu ve peçeteleri de bira kapağının ve toz şekerin yanına iliştirdi usulca. Daha fazla kurcalamaya başladı çekmecenin içindekileri; birkaç tane mektup, sürüsüyle kitap ayracı, iki küçük deniz kabuğu ve diğer her şey karman çorman oldu o karıştırdıkça. Sonra üstü “beltur, afiyet olsun” yazılı bir tost kağıdı buldu. Dudakları titredi ağlamamak için kendini sıkarken, gözlerini kapadı. Bu kadardı işte hepsi. Tüm anıları. O güne dair. Elle tutulur bir tek bunlar vardı hayatının en güzel gününden yadigar kalan. Unutmaya yüz tutmuştu halbuki onları ama bir ışık ararken, bir sürü yıldız buldu aslında o çekmecede. Bir araya koydu hepsini yatağının üstüne, yastığının kenarına. Tek tek yan yana dizdi hepsini. O yıldızlar biraz olsun aydınlattılar durdukları yeri. Ama ona daha fazlası lazımdı çünkü hala göz gözü görmüyordu odada. Adım atmaya korkuyor, bu yüzden de el yordamıyla ilerlemeye çalışıyordu o karanlığın içinde. Yatağının baş ucuna ilerledi yavaşça, düşmemeye çalışarak. Yokladı oraları. Kitaplığının önüne baktı, çantaların arasına, her yere baktı o civardaki. Sonra eli yumuşak bir şeye değdi farketmeden. Aldı eline o yumuşak şeyi, evirdi çevirdi, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Tam bunları yaparken burnuna yine o bilindik özlem kokusu geldi. Buram buram. Her yanını sardı sonra o koku, ciğerlerine girdi, burun deliklerine, beynine, kalbine. Her hücresi o kokuyla acıdı. Özlem taştı derisinden. Çok keskindi hissettikleri. Bulduğu şey atkısıydı. En sevdiği atkısı. Kokusuna, sıcaklığına, gülüşüne, gülen gözlerine hasret kaldığı atkısı. Sarıldı atkıya sonra, başını atkıya gömdü, uzun uzun ağladı. Atkı sırılsıklam olana kadar ağladı. O ağladıkça pırıltılar düştü gözlerinden atkıya. Kapladılar her yerini. Kız ağladıkça atkı daha çok parladı, daha çok aydınlandı, ışıl ışıl oldu. Odası artık zifiri karanlık değildi. Görebiliyordu etrafını. Bir bira kapağı, bir toz şeker, iki peçete, bir tost kağıdı ve buram buram hasret kokan bir atkı aydınlattı tüm odayı. Bir yerden daha ışık geldiğini farketti. Aradı taradı odada geri kalan her yeri ama ışık odadan değildi. Sonra şüphelendi, kendi vücudunu incelemeye başladı. Beynine baktı. Beyni zifiri karanlıktı. Ellerine baktı, gözlerine, saçlarına, dudaklarına. Sonra başını biraz daha aşağı eğince göğüs kafesinden ufak ufak ışıltıların çıkmaya çalıştığını farketti. Göğüs kafesini açtı hemen. Tık tık. Tık tık. Tık tık. Yüreğiydi o ışıltıların yuvası. Her kan pompalayışında bir iki pırıltı yükseliyordu yüreğinden göğüs kafesine çarpan. “Meğer içimdeymiş her şey” dedi ve ekledi; “eğer göğüs kafesimi bir daha kapatırsam bu ışıltılar dışarı çıkamaz, ben yine karanlığa gömülürüm. O halde açık kalacak bundan böyle yüreğim, açıkta duracak. Belki eskisinden savunmasız kalacak ama en azından yolumu aydınlatacak”. Ve böylece kavuşmuş oldu ışığına. Birkaç anı, gözyaşlarıyla ıslanmış bir atkı ve durmaksızın kan pompalayan bir yürek. Her şey bunlarda gizliydi aslında.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Gitmeyen biri...

Bugün bir şey farkettim; sen beni istemiyorsun... Sen kimseyi istemiyorsun.. Senin tek istediğin, onca kovalamalarına rağmen seni kendinle bırakmayacak biri hayatında.. Kim olduğu önemsiz bu kişinin.. Ben değilim, o değil, öbürü değil, herhangi biri.. Seni sende kilitli koymayacak, gerekirse bu uğurda kendinden ve mutluluğundan fedakarlık yapıp, her şeye, her zorluğa rağmen senin yanında kalacak biri..
O ben miyim bilmiyorum.. Bu kadar ısrarla kovaladığın halde şu ana kadar ne gidebildim senden, ne de sende kalabildim. Arafta sıkıştım gibi daha çok. Rüzgarını sana doğru estirdiğinde sana yanaşıyorum ama öfkelenip ya da sıkılıp öteye estirdiğinde mecburen uzaklaşıyorum senden.. Daha çok sen istediğinde var oluyorum hayatında, istemediğinde de ne kadar çırpınırsam çırpınayım ne sesimi duyuyorsun ne de beni görüyorsun..
Açıkçası biraz yoruldum ama.. Küçüklükten beri “özel bir gücüm olsa görünmez olmayı seçerdim” derdim ama bu, görünür olmak için nefes tükettikçe daha da yok olmam anlamına gelmedi hiçbir zaman.. Bi başkası var ol dediğinde ortaya çıkan, yok ol dediğinde de kaybolan biri olmayı hayal etmedim hiç..
Aksine; kendi gerçekliğim haline dönüştürdüğüm insanların hayatlarının bi parçası olabilmeyi, onların hayatlarına dokunabilmeyi hedefledim hep.. Bir şeylerin ucundan tutup, çivisi çıkmış bu dünyada insanları mutlu etmek adına küçük de olsa bir katkım olsun istedim..
Ama şimdi farkediyorum ki; arafta kalmaya devam ettikçe ne etliye dokunabilirim ne sütlüye..
O yüzden elimden gelenin en iyisini yapabilmek için uğraşacağım.. Düştüğüm o bataklıktan çıkabilmek için. Farketmişsindir; çırpınmayı bıraktım artık.. Bi’ an unutmuştum bataklıkta ne kadar çırpınırsam o oranda batmaya devam edeceğimi ama şimdi bilincim geldi yerine ve hareketsiz duruyorum. Etrafımda bana uzanan birkaç yardım elinin de sayesinde ve tabii hepsinden önemlisi kendi azmim sayesinde o bataklıktan çıkmaya çalışacağım.
Çıkıp, temizlenip, aklanıp paklanıp, yoluma her şeye yeniden başlıyormuş gibi başlamak ya da diğer bir deyişle devam etmek istiyorum.. O yolda bana eşlik etmek yine sana kalmış.. Ama eğer diyeceksen ki o bataklık iyiydi, gel birlikte gömülelim; işte ona artık yokum..
Senin hayatına zaten seni, bulunduğun bataklıktan çıkarmak umuduyla girmiştim. O yüzden eğer bir gün, kendi içinde bulunduğum bataklıktan çıkmayı başarabilirsem, seninkine de tekrar uğramayı düşünmüyorum.. Ya sen benimle düzlüğe çıkar, kendine acı çektirme arayışlarına bir son vermeye çalışırsın ya da ben yoluma tek devam ederim..
Ama artık ne daha fazla kan kaybetmekte gözüm var, ne arafta kalmakta ne de bataklıkta çırpınmakta.. Tek istediğim; zamanın bütün yaralarımı -mümkünse seninkilerle birlikte- iyileştirmesi.. ve eğer mümkünse bu sırada senin yanımda olman..
Yine de dediğim gibi; kalıp boğulmak istersen, bu sefer balıklama yanına atlamamaya kararlıyım.. Nefessiz kalmaktan ve çamur yutmaktan çok yoruldum çünkü..

14 Şubat 2016 Pazar

Bir Garip Aşk Masalı...

Aşk üzerine yazılmış çizilmiş milyonlarca, belki milyarlarca yazı bulabilirsiniz; bu yazı da muhtemelen onlardan sadece biri olarak tarihe geçecek.. Tek farkı ben bu yazıda aşkın ne olduğunu değil, benim nasıl aşık olduğumu anlatacağım..
İlk aşkım bu benim.. Hayatım boyunca, bu yaşıma gelene kadar iliklerime kadar hissettiğim ve pençesinden bir türlü kurtulamadığım ilk aşkım.. Ufak konuşmalarla başlayan, sonra gitgide büyüyen ve yerini benim içimde deli divane bir şeye bırakan değişik bir duygu bu.. Belalı biraz, biraz arızalı, biraz da felç edici..
Sanılanın aksine kör olmadım ben, onu mükemmelleştirmedim gözümde.. Aksine biliyordum tüm kusurlarını, mutsuzluklarını, yaralarını, korkularını, yalnızlıklarını.. En başlarda sadece yardım etme amaçlı çıktığım yolda, birden onun yanında buldum kendimi.. Bedenen onunla birlikte olmasam da günümün her saati, dakikası, saniyesi onu düşünmekle geçiyor ve ben bundan gocunmuyordum.. Zamanla giraba daha fazla dolandıkça “madem bir yola giriyorsun, madem her şeyin farkındasın ve madem onu hayatında istiyorsun, o zaman bu yolda karşına çıkması muhtemel her şeye, her zorluğa gerek onunla gerek onsuz gerekse ona rağmen göğüs germeyi de göze alacaksın” dedim kendime.. Ve başladım yürümeye..
Birkaç yazı önce, iki yoldan bahsetmiştim; biri eski yol, diğeriyse henüz içinde ne var ne yok bilmediğim ama içinde olmak istediğim yeni yoldu. Yeni yol hakkında eski yola kıyasla daha dikkatli olmam gerektiğini çünkü bu yolun hali hazırda kendi anılarını yaratmış olduğunu ve bana da yere düşen bardaktan kalan cam kırıntılarının, saç tellerinin, gözyaşlarının, vs üstünden yürümek düştüğünü yazmıştım o yazıda. Zira öyle de oldu; çok şey battı ayağıma, çok kan kaybettim. Ama her kan kaybımda kalbim daha çok sevdi onu, daha çok kan pompaladı vücuduma ve telafi ettim kaybımı.. Her tökezlediğimde güzel sözleri geldi aklıma, bana “süveyda” deyişi geldi, “kara gözlüm, fıstığım, son hayalim, kalbimdeki ince sızı” deyişleri geldi.. Onun sesini duydum her seferinde, “birlikte yaşlanalım biz” deyişi geldi aklıma ve onun yanında olabilmek için tekrar ayağa kalkmam gerektiğini düşündüm, silkelendim ve yürümeye devam ettim. Bazen o yolda insan silüetleriyle karşılaştım, aldatılmalar gördüm, sigara dumanları.. Alkol kokusu aldım yalnızlıkla karışık.. Ama o yola her şeye eyvallah diyerek çıkmıştım bir kere, ölsem de geri dönüşü yoktu..
Aradan biraz zaman geçti ve o sakinleşmeye başladı.. Güzel sözler azaldı.. İlk başlarda biraz can yaktı bu, kendimi sorgulattı bana; “bir hata mı yapıyorum acaba, ona nefes alacak alan bırakmıyor muyum gerçekten?” dedim ve ona nefes alabilmesi için her gün biraz daha fazla boşluk bıraktım.. her boşluk bırakışımla biraz daha kan kaybediyordum ama sevgim, o boşluğu kapatmak istercesine, bir köprü oluşturmak istercesine son hız artmaya devam ediyordu.. Anlayamadım her boşluğun aramıza biraz daha yalnızlık soktuğunu.. Her boşlukla aslında biraz daha onun kendi içine, benimse ona kilitlendiğimi anlayamadım.. Anahtarlarım da yoktu ellerimde.. Sahip olduğum tek anahtar oydu.. O benim, kendi cehennemimden çıkış kapımdı ve anahtarımı o tutuyordu..
Aradan biraz daha zaman geçti ve bir gece beklenmedik olaylar oldu.. O gece, o geçmişiyle ve benimle çatıştı, bense ne olduğunu anlamaya çalıştım.. Tabii soluğu hastanede aldım.. Doktorlar astım ve sinir krizi geçirdiğimi, kalbimdeki çarpıntının normal olmadığını, bir kardiyoloğa acilen gözükmem gerektiğini söylediler, sakinleştirici serum taktılar ve herkesin hayatı tekrar tıkırına girdi gibi gözükmeye başladı.. Bi’ kısmımız kendi cennetine döndü, diğerlerimiz -ben dahil- kendi cehennemimize geri girdik..
Ertesi gün tekrar konuştuk onunla.. Etrafında ne kadar hemcinsim varsa, onların yaptıklarının yükü üzerime atıldı bu konuşma sırasında.. Ama ben hala onu haklı çıkarmaya çalışıyor; “sabret kızım, ne de olsa geçmişinde yaşadıkları çok ağır , bu da geçer, yine eskisi gibi olursunuz, sevginiz iyileştirir sizi” diyordum.. Fakat hiçbir şeyin düzeleceği yoktu, birkaç gün sonra kendimi kandırdığımı, yüz yüze görüştüğümüzde bana bakarken içi eriyen adamın gerçekten eriyip buhar olduğunu, artık var olmadığını birkaç gün sonra farkedecektim..
Nitekim beklemeye, sabır demeye ve sevmeye devam ettim bu süre boyunca.. Eski mesajları okudum, fotoğraflara baktım, onun haberi olmadan o konuşurken çektiğim videoyu izledim, atkısını kokladım, ona yazdığım satırları okudum.. Gülümsedim kimi zaman, “her şey düzelecek kızım, inan bana, o adam seni severken numara yapmıyordu” dedim kendime.. Kimi zamansa “o adam gerçekten de buhar oldu uçtu gitti, sen de kendinde böyle kilitli kaldın” diye düşündüm, sövdüm kendime..
Daha sonra karar verdim; o güne kadar onun için, içine onlarca yazı yazdığım defterin canımı fazlasıyla yaktığına ve artık bende durmaması gerektiğine karar verdim.. Kendi yazdığım satırlar, onları her okuyuşumda daha da kan kaybetmeme sebep oluyorlardı.. Kendi yazdığım satırlarda boğuluyordu gözlerim, kendi yazdığım satırlar tıkıyordu ciğerlerimi.. Ama yakamazdım da onları, fütursuzca ateşe atarsam geçmişimi ve belki de onun bana yaşattıklarını tamamen kaybedeceğimden korktum ve defteri sahibine yani ona vermeyi kararlaştırdım kafamda..
Bir akşam telefonda konuştuk tekrar.. Sesinde hüzün vardı, yalnızlık çökmüştü sanki ses tellerine, adeta tüm bunlar yaşanmadan önce konuştuğum adamdı.. Bir ara şefkat duyar gibi oldum konuşmalarında, hala sevdiği halde “her şeyi kendi elleriyle mahvettiği için” bunu söyleyemeyen bir adamdı sanki telefonun diğer ucundaki. O an her zamankinden çok yanında olmak istedim, sarıp sarmalamak, “ben bi yere gitmedim, bak hala burdayım, seni çok seviyorum ve çok özledim” demek istedim ama sadece sessizce yaş akıttım tabir-i caizse kara gözlerimden… “İnci tanesi gözyaşlarına kıyılmaz ki kara gözlüm” derdi ne zaman ağlasam.. Keşke tekrar duyabilseydim bunları ondan.. Söz verdiği gibi üstüme titremesini istedim.. Birlikte yaşlanmak istedim onunla.. Her şeye rağmen hesap sormadan, kırılıp gücenmeden devam ederdim yoluma en ufak bir adım atsaydı.. Adım atmayı da geçtim, benim adımlarımı kesmeseydi, tüm kapıları çarpmasaydı yüzüme ben yine kan revan içinde kalmış üstümü başımı temizler, silkelenir, onun elinden tutar ve yola devam ederdim..
Ertesi gün “eğer hala dün gece konuştuğum adamsa belki bi’ şansımız daha vardır” dedim ve onu aradım.. Gün içerisinde birkaç kez konuştuk ama dün geceki adamdan eser yoktu.. Sevgisiz, umursamaz, boşvermiş adam geri gelmişti birden bire.. Beni tekrar alaşağı ederek tahtına oturmuş, yukarıdan bakıyordu bana yine.. Gelme diyordu, gelme yanıma.. Hiçbirinize tahammülüm kalmadı, şansını zorlama diyordu..
O akşam bir haftadır -olaylar başladığından beri- nerdeyse her gün yaptığım gibi içtim ve sızdım.. Ayıldığımda acım hala aynı yerdeydi, üstüm başım hala kan revan içindeydi, yorulmuştum ağlamaktan, sayıklamaktan, adını haykırmaktan…
Bu aralar nasıl mıyım? Hala kanıyorum, hala kapkara yüzüm, hala o kapı tam kapanmadı gibi geliyor ama aralıksa da içinde bulunduğum cehennem zifiri karanlık, yani hiç ışık sızmıyor o aralıktan.. Adımımı attığım yerde düşüyorum.. Tam tekrar ayağa kalkıp bir adım atıyorum ve o an yine kendimi yerde buluyorum.. Kabuslarla arkadaş oldum bu aralar.. Uyanıkken de kabus görüyorum, uyurken de.. “Zaman” diyorum, “sadece biraz zaman geçmeli.. Alıp götürecek içinde tutmaya çalıştıkça seni öldüren ne kadar şey varsa.. Hepsi esip gidecek..” Ama diğer bir yanım unutmayı reddedercesine asi, bir o kadar da hırçın, tutundukça daha sıkı tutunuyor geçmişten kalanlara..
Bense içimdeki savaştan canlı çıkabilir miyim acaba diye düşünüyorum..
Ona; “Ben artık yaşlı bir anka kuşuyum, bir daha kül olursam geri hayata dönemeyeceğimden ya da kanatlarım olmadan dirileceğimden korkuyorum. … ben sonsuza kadar kanatsız yaşamak için fazla gencim.. Ama sonsuza kadar umut etmek için de fazla yaşlıyım..” yazmıştım o küçük deftere.. Bu aralar ateş sönmüyor, ben ölüyorum, kül olmama ramak kaldı ve korkuyorum..
Ya tekrar dirilemezsem? Dirilsem bile ya kanatlarım olmadan dirilirsem?

6 Şubat 2016 Cumartesi

Şey...

Hani söz vermiştik birbirimize 8 yıl önce? Hani hep birbirimizin yanında olacaktık? Herkesin özendiği iki arkadaş, iki dost, iki sırdaş, iki can.. Yan yana yürümek için sözleşmiştik biz.. Ben yalnız yürüyorum şimdi.. Senin attığın çelmeden sonra zor oldu toparlanmam.. Aslına bakarsan hala tam anlamıyla toparlanabildiğimi sanmıyorum.. Baksana hala sana yazıyorum.. Hala seni anıyorum.. Hala yaralarımla nasıl baş edeceğimi sana soruyorum.. Ama canım acıyo benim ya.. Bilemedim, bulamadım onca yılı nasıl çöpe atacağımı.. Yaptığımız onca saçmalığı, paylaştığımız onca sırrı, birlikte dansederken söylediğimiz onca şarkıyı, birlikte döktüğümüz onca gözyaşını, attığımız kahkahayı nasıl temize çekerim ki? Yürüdüğümüz onca sokağı, beğendiğimiz erkekleri, hiç konuşmadan da olsa yan yana oturduğumuz zamanları, çekildiğimiz fotoğrafları, insanlara birlikte söylediğimiz yalanları nasıl unuturum? Kardeşliğimizi, dostluğumuzu, can yoldaşı olmaya söz verişimizi nasıl hatırlamaz bu kız? Kalbimin kırıklığı nasıl düzelir, nasıl iyileşirim, nasıl her şeyi geride bırakıp yoluma devam ederim bi’ fikrim yok.. Yol da göstermiyorsun artık bana, yanımda değilsin, yarım bıraktın verdiğimiz sözleri.. Şimdi ben o sözlerle bi’ başıma kaldım yolun ortasında.. Her yanım insan, her yanım kalabalık ama yalnızım ben.. Tek başımayım beni bıraktığın yolun tam ortasında.. Çok ağladım arkandan, çok ağladım yanımda olmayışına, çok canım acıdı basıp gittiğinde.. Çok hayal kurduk seninle.. Ağladığımızda birlikte tamamen farklı bi’ ülkede kendi evimizde yaşadığımızı anlatırdık birbirimize.. Kendi evimiz, kendi kurallarımız.. Birbirine tutunmuş iki kız.. İki yoldaş.. Birbirinin her şeyini bilen iki kişilik bi’ takım.. Kimse olmayacaktı etrafımızda canımızı yakacak.. Güçlü kadınlar olarak kendi hayatımızı kurup yaşayacaktık.. Şimdi ben tek başıma kaldım sen gidince.. Hayallerle, rüyalarla, hiç gidemediğimiz o uzak evin hafızamdaki edindiği yerle bi’ başıma kaldım.. Arada iyiyim diyorum, yeni arkadaşlıklar kuruyorum, yeni dostlar edinmeye çalışıyorum.. Ama düştüğüm yerden kalkamadım sanırım henüz.. Kafamın içindesin, bilgisayarımdaki fotoğraflardasın, arkadaş sohbetlerinde bahsettiğimiz anılardasın, gitmeyeceksin.. Arada esiyo bana böyle, çok özlüyorum seni, çok yanımda istiyorum.. Yine birbirimizin dertlerini dinleyip hemen ardından saçma sağan şeylere karnımız ağrıyana kadar gülelim istiyorum.. Ama gittin, yolun ortasında tek başımayım ben.. Koca bi insan kalabalığının içinde tek başımayım..
Sen nasılsın acaba? İyi misin? Hiç haber almadım senden.. Ne haldesin sahi sen?

21 Ocak 2016 Perşembe

"Gülümsemezse ölecekti..."

Kız "Neden?" diye sordu kendi kendine. "Neden beni sevmeyen bir adamla aynı evde yaşamak zorundayım? Yok mu başka çarem? Yok mu başka çalacak kapım? Bu kadar elim kolum bağlı mı gerçekten de?" Ama cevabı yoktu. Adam babasıydı kızın. Bir zamanlar kahramanı olan ama şimdilerde yüzüne bile bakmaya tahammülü olmadığı babası.. Canı yanıyordu her yakınlaştıklarında.. Bir yerden mutlaka açığını buluyordu babası kızın ve her yakınlaşmanın sonu kızın biraz daha incinip içine dönmesiyle son buluyordu.. Kız, kendi kendine kaldığı her an "Bak gördün işte, böyle olacaktı zaten, neden yakınlaştırdın kendini ona senin canını hala bu kadar acıttığı halde. Hem de istisnasız her seferinde." diyerek azarlıyordu kendini. Sonra devam ediyordu söylenmeye; "Daha dikkatli ol bundan sonra. " diyordu dinlemeyeceğini bile bile.. Niye dinlesindi ki? Küçük bir kız olduğu zamanları hatırlayıp, babasıyla şakalaşmalarını, gülüşlerini, oyunlarını düşündükçe her şey eskisi gibi olabilir sanıyordu kız. Ama her seferinde bu kısır döngü tekrarlıyordu kendini.. Kız araları bozukken kendini bir daha içini açmayacağına dair şartlıyor, her seferinde adam kızın kafasında soru işaretleri uyandırmayı başarıyordu. Soru işaretlerine yenik düşen kız da yine eskileri düşünüyor, yine kendini adama açıyor ve yine incinerek dönüyordu kafasının içindeki dünyaya.. Yıllardır çaresini de bulamamıştı.. İyi davranmayı denemişti, mektuplar yazmıştı, alıp karşısına konuşmuştu, hatta kimi zaman "Acaba bende mi bir yanlışlık var" deyip kendini bile sorgulamıştı kız.. Ama her ne yaparsa yapsın, o Allah'ın belası kısır döngüyü bir yerinden tutup parçalamayı becerememişti.. Bırak parçalamayı, ucundan bile tutamamıştı.. Her seferinde tam tutacak gibi oluyor ama milyon kez yaşadığı gibi ellerinden kayıp gidişine şahit oluyordu.. Tek yapabildiği (?) arada sırada döngüyü yavaşlatmaktı ama bu da sadece ona daha fazla acı veriyordu her seferinde.. "Daha fazla acıya yer yok" demişti kız kendi kendine milyon kez ve belki milyon kez daha büyük acılarla boğuşmak zorunda kalmıştı.. Daha büyük acılarla boğuşup, yere yığılıp bir süre etrafını izlemişti.. O yere düştüğünde bile dünyanın döndüğünü, her şeyin aynen devam ettiğini farkettiğinde bir kez daha incinmişti.. Küçüklüğünden kalma gülüşleri kırılmıştı, gamzeleri dökülmüştü yerlere bin bir parçaya ayrılarak.. Ama kalkmak zorundaydı.. Bir daha, daha da şiddetli düşecek olsa bile o an kalkmak zorundaydı.. Toparlamalıydı kendini.. Toparlayıp silkinmeli, üstündeki kiri pası atmalıydı.. Kendine bakmalıydı aynada.. Yaralarını tespit etmeli ve kendi ilacı olmalıydı.. Gerekirse bir kedi gibi yalayarak iyileştirecekti yaralarını.. Ama en azından denemeliydi.. O vücut, o beyin ve her şeyden önemlisi o yürek kıza lazımdı daha.. Başka adamları sevecekti o yürekle, deli sevdalara tutulacaktı.. "Varsın bir kez de onlar düşürsünler" diye düşündü kız, "Alıştım nasılsa".. İnsanların acılarına ortak olup, yardım eli olacaktı kız o yürekle.. Gülümseyecekti gerekirse her gün, her an.. Benim hissettiklerim, benim acılarım başkalarının da acısı olmasın diye düşünüyordu çünkü.. Bu yüzden yanaklarına ve başına ağrılar girene kadar gülümseyecekti.. Gerekirse ağlarken bile gülümseyecekti.. "Bırak başkaları istediklerini düşünsün, bırak herkes seni mutlu sansın, bırak isteyen istediğini söylesin senin hakkında. Sen sakın gülümsemeni dudaklarından ve gözlerinden eksik etme. İşte o gün gerçekten kalkamaz olursun düştüğün yerden." demişti kız kararlı kararlı.. Dediğini de yapmıştı.. Gerekirse her akşam evinde ağlıyordu ama insanların arasındayken bir sebep olmasa da o hep kocaman gülümseyişler dağıtıyordu başkalarından da gülücük toplayabilmek için.. Kahkaha atmasalar da olurdu, ufacık gülümseseler, hatta sadece gözlerinin kenarları hafif kırışır gibi olsa da olurdu kız için. O, her ne kadar babasında başarılı olamamış olsa da, diğer insanların hayatlarına dokunduğunu bu yolla anlayacaktı.. Parmak izleri kalacaktı o insanların hayatlarında.. Belki unutulacaktı bir gün, belki kendisi unutacaktı yaşadıklarını ama yine de pes etmeyecekti gülme mücadelesinde.. Babasının onu ağlattığı ölçüde kuvvetli gülecekti.. Babasının onu yaraladığı, paramparça ettiği ölçüde derman olmaya çalışacaktı başkalarının yaralarına.. Yemek yerken gülecekti, su içerken, film izlerken, insanlarla konuşurken, müzik dinlerken.. Belki yolda yürürken durduk yere kahkaha atacaktı bir başkasına ufacık da olsa neşe kaynağı olabilmek için.. Ağaçlara, çiçeklere, yola, dağa, taşa selam verecekti.. Onlara da gülümseyecekti.. Yoktu çünkü kızın başka çaresi, yoktu tutunacağı daha sağlam bir dal.. Gülümsemeye tutunmuştu bir kere ve bırakmaya da niyeti yoktu kolları artık onu çekemediği ve uçuruma yuvarlanıp öldüğü güne dek.. Böyle sürecekti hayatı.. Yine de düşündü kız her şey daha farklı olamaz mıydı diye, daha mutlu olamaz mıydık? "Madem beni sevmiyor, madem ona yaklaşıp incinmekten, tekrar kırılmaktan ölesiye korkuyorum, neden hala aynı evde yaşıyoruz? Bunu yapmak zorunda mıyım? Neden her gün onu görmeye devam ediyorum?" diye sordu tekrar kendine.. Daha sonra defalarca deneyip sonucuna vardırmayı beceremediği intihar girişimleri geldi aklına.. Çıkıp gitmeyi bile beceremediği bu dünyada, bu evde yaşamak zorundaysa, bunu kendini diğer insanları mutlu etmeye adayarak yapmaya çalışacaktı.. Yoktu başka çıkar yolu çünkü.. Gülümsemezse ölecekti ruhu...

1 Ocak 2016 Cuma

Yeni adımlar...

Sağ taraf daha önce defalarca gittiğim, yeri geldiğinde geri dönüp baştan gittiğim bir yoldu.. Her bir santimini avucumun içi gibi biliyordum.. Güzel anılarım vardı o yoldayken yaşadığım, unutulması imkansız anılar.. Mutluluklar, acılar, ayrılıklar, barışmalar, özlemler, aşklar.. Hayal edebileceğim nerdeyse her şeyi yaşadığımı düşünürdüm o yoldayken.. Bir insanın başına iyisiyle kötüsüyle gelip gelebilecek her şey... Aradan uzuun yıllar geçti ve ben o yolda çakılı kaldığımı farkettim.. Ne ileri gidebiliyordum ne geri dönebiliyordum.. Başımı çevirdiğimde etrafımdaki her şeyin hep oldukları yerde kalmaktan tozlandığını gördüm.. Hepsi, hep aynı yerde durmaktan yıpranmışlardı.. Sonra başımı eğdim, ellerime baktım.. Avuç içlerime.. Boşlardı.. Çizgiler vardı ellerimde, yılların birikmişliğiyle oluşan çizgiler.. Sonra, aslında onların bende uzun zamandır var olduğunu ama benim onları daha yeni farkettiğimi anladım.. Cebimdeki aynayı çıkardım sonra, yüzüme baktım.. İlk bakışta anlayamadım pek bir şey, aynayı bluzumla ovalayıp tekrar baktım.. Bir hata olmalıydı.. Ellerimi anlardım, sürekli bir şeylerle uğraşmaktan yıpranmış, eskimiş olabilirlerdi.. Peki ama ya yüzüm? Bakışlarım? Gözlerim? Onlar neden bu kadar durgunlardı? Neden bu kadar boş, bomboş kalmışlardı? Kafamda bu soruları cevaplamaya çalışırken farkettim, etrafımdaki tozlanmış her şey gibiydim ben de.. Kendimi kaybetmiştim, hep aynı yolda olmaktan, hep aynı şeyleri yaşamaktan boşalmıştı içim.. Dedim ya; çakılı kalmıştım o yolda... Düşündüm sonra uzun uzun.. Gücüm yettiğince düşündüm; ne yapacaktım bundan sonra ben? Nereye gidecektim? Bu yolda dikilmekten, bu boşluk içinde yüzmeye çalışmaktan başka bir seçeneğim var mıydı? Zamanla ölmeyi mi bekleyecektim bu tozlu yolda? Yoksa hiçbir noktasını bilmesem de diğer yola dönmeyi mi deneyecektim? Bir karar verdim hemen ardından.. Yeterince kaybetmiştim kendimi bu yolda, yeterince hücremi bırakmıştım buradaki yaşadıklarımın içine.. Yeteri kadar kahkaha, yeterinden fazla gözyaşı gömmüştüm bu toprağın altına.. Halbuki henüz 23 yaşımdaydım.. Kabuğundan uzun süre önce çıkmış ama gün ışığına henüz alışamamış bir kuş yavrusu gibi.. Sonra topladım kendimi.. yanıma sadece ruhumu alarak başladım yolun başına geri yürümeye.. Yavaş ama sakin adımlarla, nefesimi dinleyerek yürüdükçe yürüdüm.. Uzun bir yol gitmiştim belli ki bugüne kadar.. Acısıyla sevinciyle upuzun bir yol.. Ama vardığım yer hiçbir yerdi... Ufuk çizgisini yakalamaya çalışmaktan yorulmuştum ve kendi ufuk çizgimi yaratmaya karar vermiştim.. Buydu geri dönmemdeki sebep.. Buydu bana yolun başına dönme kararımı aldıran sebep.. Kendi ufuk çizgim olacaktım.. Belki başkalarına da güneş ışığı olabilirdim böylece.. Ne de olsa güneş hep ufuktan doğup ufuktan batmıyor muydu? Bir iki kırıntısını bırakmıştı bende belki de.. Tüm bunları düşünürken bir baktım, yıllaar yıllar önce bu ayrımdan ilk adımımı attığım yerdeydim artık.. Arkamda yıllarımı verdiğim, yıllarını aldığım ve asla unutmayacağım eski yolum; bu yolun hemen yanında da sadece girişini görebildiğim ve hakkında girişinden başka hiçbir şey bilmediğim yepyeni bir yol vardı.. Görünüşe göre ilk yola kıyasla daha dikkatli yürümem gerekecekti bu yolda, adımlarımı emin atmalıydım.. Çünkü bu yol diğeri gibi sakin değildi, kendi anılarını yaratmıştı şimdiden.. Bana da yere düşen bardaktan kalan cam kırıntılarının, saç tellerinin, gözyaşlarının, kahkahaların, umutların, özlemlerin, ayrılıkların üzerinde yürümek düşmüştü.. Durdum önce, sordum kendime; göze alabilecek miydim bunu? Bir ses "geri dön" dedi ilk yola, "bildiğin yerde yaşlan, orada geçir kalan yıllarını".. Diğer yanım "öldürme kendini o yolda dedi, yeterince tozlandın, yeterince yıprattın hem o yolu hem de kendini".. Etrafıma baktım tekrar, bir yanda o bilindik eski yol, diğer yanda bilmediğim ama korksam da içinde olmak istediğim yeni yol.. Ve bir karar verdim ben de; eski yolda çakılı kalarak ve daha önce yeni hiç bir şeyin olmadığı o yolda yeni bir şeyler yaşamayı bekleyerek harcamayacaktım umutlarımı, yeniliklere kendim yürüyecektim, kendim yenilik olacaktım.. Belki bu yeni yolun da yeni ayak izlerine ihtiyacı vardır diye düşündüm, yeni dokunuşlara, yeni seslere, yeni kahkahalara ve belki de yeni gözyaşlarına.. Ve böylece yürümeye başladım tekrar; bilmediğim ama öğrenmeyi umduğum o yeni yolda...