9 Eylül 2016 Cuma

To leave...

birkaç hafta önce çok önemli bir kararın eşiğine gelen kadın hatırlıyordu.. alabileceği kararları, ihtimalleri, hangi kararın neye yol açacağını.. kafası çok fazla çalışmaktan verimliliğini kaybetmiş gibiydi; inanılmaz bir hızda dönen tekerin duruyormuş gibi gözükmesi gibiydi kafasının hızlı çalışması ve verimliliğini kaybetmesi arasındaki bağlantı.. sürüsüyle düşünce aynı anda aklının orta yerinde cirit atıyor, bir görünüp bir kayboluyorlar, kadın tam birini yakaladım diyecekken de kaçıveriyorlardı. ta ki tekrar görünecekleri ve kafasını tekrar allak bullak edecekleri ana kadar. öğrendikleri karşısında şaşkın olduğunu hatırlıyordu. şaşkın ve bir o kadar da yıkılmış. öyle ki olanları ilk duyduğunda dizlerinde zerre derman kalmadığını hissetmiş ve yere yığılmamak için ilk bulduğu yere oturmuştu. zayıf gözükemezdi. asla ama asla böyle bir şey söz konusu bile değildi. bugüne kadar inşa ettiği duvarların arasına saklandı bu yüzden tekrar; gülmeye başladı. içine akan gözyaşları dışarıya kahkaha şeklinde yansıyordu. bir duruyor bir gülüyordu. adam da şaşırmıştı olan bitene verilen bu tepkinin. belki her şeyin, bu gülmelerin, bu durmaların, bu saklanmaların saçma olduğunu bile düşünüyor olabilirdi adam. ama kadının ufacık dahi umrumda değildi adamın ne düşündüğü. öte yandan da hayatını avuçlarında sunabilirdi kendisini adamın beyninin içine sokabilecek ilk kişiye. hiç düşünmeden hem de. her şeyi aynı anda yaşıyor, her zerreyi aynı anda hissediyordu. kafa karışıklığı bu yüzdendi zaten. ağlaması gereken yerde kahkahalara boğulan biri hangi yolun kendisi için genel anlamda daha doğru olduğuna, özellikle de o durumda, nasıl karar verebilirdi ki? imkansızdı bu. o da biliyordu bunu. adamın ısrarlı sorularına sessiz kalışı bu yüzdendi, her soruya bilmiyorum deyişi bu yüzdendi, kendi kendine sorduğu sorulara bile içten içe bilmiyorum cevabını verişi hep bu yüzdendi. kafası, ruhu, yüreği.. her şey, her bir hücresi karman çorman olmuştu öğrendikleriyle. bugün bile olanları hatırladığında nefes alamıyordu. göğüs kafesinin tam ortasında bir yumru vardı sanki ve nefes almasını imkansız hale getiriyordu. hala ağlayamıyordu. ve hala beklendiği üzere hatırladıklarını kafasından kovabilmek adına güldükçe gülüyordu. her seferinde daha da şiddetli bir şekilde. kahkahalara boğularak. hatırladıklarını ne zaman hatırlamaz/hatırlayamaz olacağını bilmeden yaşayıp gidiyordu. o gün, olanları öğrendiği ilk gün gözünün önünde beliren, diğer ihtimalleri hiçe sayarak son sürat parlayan iki yol vardı; ilk yolu seçerse tek başına devam edecekti, olanları içten içe sürekli sorgulayarak, unutmadan, unutamadan, kendi kendini yiyerek ama vicdanı, ‘mantıklı’ olan kararı vermiş olmanın getirdiği rahatlıkla ışıldayarak. diğer yolu seçerse de yoluna adamla birlikte devam etmek zorundaydı ama bu sefer soru-cevap kısmını kendi kendine, kendi kendini yiyerek değil karşı tarafla gerçekçi bir şekilde geçirerek, hissettiklerini, bilmesi gereken kişiye ifade ederek, gerekirse hesap sorarak, hırpalayarak, canının yandığı ölçüde olmasa/olamasa da yeri geldiğinde can yakarak. o ikinci yolu seçti çünkü ne bu süreci tek başına geçirip atlatabilecek gücü buluyordu içinde ne de adamdan vazgeçebilirdi o anda. hesap sorulacaksa, bu kendi kendine sorduğu bir hesap olmamalıydı. can yakılacaksa kendi kendinin canını yakmamalıydı, karşılıklı olmalıydı bu. birileri hırpalanacaksa, bu da karşılıklı olmalıydı, kadın bunu da kendi kendine yapamazdı. böylece seçti ikinci yolu. ancak bir sakıncası vardı bu yolu seçmenin, hem de öyle bir sakınca ki olanları hatırlayınca hala nefes alamamasının belki de gerçek sebebi buydu; ikinci yolu seçen her kim olacaksa, kendi iç seslerini susturup yürümek zorundaydı. neden diye sormamalıydı bu kararı aldığı için, kendini suçlamamalıydı. bu kararı aldığı ve yola adamla birlikte devam etmeyi seçtiği için ölmek istememeliydi mesela, hakkı yoktu çünkü buna. kendi isteğiyle seçmişti bu yolu ve her ne pahasına olursa olsun başta bu karardan dolayı kendisini, daha sonra da birlikte devam etmeyi seçtiği adamı affetmesi gerekiyordu. kurallar buydu. ancak kadın zaman zaman zorlandığını hissediyordu. içinde yine aynı anda konuşan birden fazla ses belirmeye başlamıştı. kimisi doğru olanı yaptığını, aslında adamla ne kadar mutlu olduklarını söylüyor, bunu hatıralarla daha da güçlendirmeye çalışıyordu. kimisi ta en başında, ilk yol ayrımında tek başına yürümeyi seçmesi gerektiğini söylüyor, kadının o gün öğrendiklerinin aslında ne kadar korkunç olduğunu tekrar ve tekrar -belki sonsuz kez- hatırlamasına, daha da fenası tekrar hissetmesine sebep oluyordu. kimisi ise arada kalmıştı; “tek başına devam edemezdin ama birlikte olduğun adamla bu kadar mutluyken bile bunları hatırladığında olanlara bakılırsa, aslında pek de mutlu olduğunu söyleyemeyeceğim” diyordu ona. ve sanırım sesi en çok çıkan da bu üçüncü sesti. cırtlaktı sesi, adeta kadının kulak zarlarını tırmalıyordu ama yırtıcı olduğu kadar huzur dolu ve yine bir o kadar da yılgındı. neyse ki son zamanlarda varlığından haberdar olduğu bir müzik grubu, kadının içinden geçenleri neredeyse bire bir dile getiriyordu; 
“There is no return
No words to explain
No excuses left to make
There is no one to blame
There is no one else to blame but me”

Geri dönüşün, olanları açıklayacak kelimelerin ve üretilecek bahanelerin olmadığından bahsediyordu şarkı. kadının kendisinden başka suçlanacak kimse olmadığından. ve sırf bu yüzden, sırf tüm bunların hali hazırda farkında olduğundan susmayı seçmişti bir süredir. konuyu kimseye açmamayı seçmiş ve yola bir süre böyle devam etmişti. bir gece yine aynı şarkıyı dinlerken kendisini ifade eden sözlerin aslında ona dayanılmaz bir acı da verdiğini fark edip buraya bunları yazana kadar susmuştu. “aslına bakarsanız teknik olarak hala konuşmuş sayılmam, sadece yazı yazdım, hala susuyorum. sadece duymak isteyenler duyacak sustuklarımı,” deyip tekrar gülmeye başlayana dek susmuştu.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Minik Kuş

Minik kuş yuvasına dönmüştü yorgun argın. Uçmaktan, oradan oraya kanat çırpmaktan mecali kalmamıştı başka hiçbir şey yapmaya. Üstelik yeni çıkmıştı hasta yatağından. Ah! Şu yeni taşınan yakışıklı kuş yok muydu.. O boy o pos.. Çok da güzel gülüyordu hem bu yeni kuş; daha önce karşılaşmadığı bi’ sihir yayıyordu sanki gülerken.. Hele o gagasının önündeki iki dişi yok muydu; onları çalıp yuvasındaki çalı çırpının arasına saklamak ve yeni kuşu her özlediğinde çıkarıp onlarla konuşmak geliyordu bazen içinden bizim minik kuşun.. Bir de onunla konuşmak.. Şu dünyadaki en sevdiği şeylerden biri olabilirdi yeni kuşla iki lafın belini kırmak...Zaten o gülüş, o konuşma da olmasa ne o ne de başkası beceremezdi onu hasta yatağından çıkarmayı.. Aylardır çıkmamıştı ve aslına bakılırsa pek çıkası da yoktu.. Sıcaktı yatağı, koruyucu kollayıcıydı dış dünyaya karşı.. Karanlıktı biraz, biraz havasız.. Ama sonuçta minik kuşun ihtiyaç duyduğu şey temiz hava değil, kırılmamış kanatlardı.. İyileşmesini beklemek zorunda kalmayacağı, ilk günkü kadar güçlü, ilk günkü kadar canlı kırılmamış kanatlar.. Yine de aylarca beklemek zorunda kalmıştı kanatlarının tekrar az da olsa iyi olmalarını.. Dışarıyı çok merak ettiği için değil ama ne kadar koruyucu olsa da, gencecik bir kuş olarak, yatağında ölmek istemediği için kanatlarının iyi olmaları gerekiyordu.. Ah! O zalim kuş yok muydu.. Hep onun yüzündendi kanatlarının bu derece yıpranmış, bu derece hırpalanmış oluşu.. O kuşun uzun ve sivri gagası yüzünden oldu bütün bunlar.. Yaklaşık 9 ay kadar önce tanışmışlardı o kuşla.. Siyah, inatçı tüyler, kuyu gibi derin gözler ve şiir gibi o ötüş.. Yıllardır böyle bir kuşun hayalini kurmuştu adeta bizim minik, görür görmez tanıdı “hayalini”, görür görmez onun yanında olmak istedi.. Çekindi ilk zamanlar, “Acaba?” dedi ama baktı ki esmer hayal de ona bakıyor acabalarla dolu gözleriyle, karar verdi işte o zaman ona yaklaşmaya.. Ne var ki bu yakınlaşma ona kanatlarına mâl oldu kısa bir süre sonra.. Hayaline her yaklaşmaya çalıştığında, hayalinin, gerek bilinçli gerekse bilinçsizce vurduğu gaga darbeleriyle karşılaştı.. Ağır darbelerdi bunlar.. Bizim miniğin yerinde bir başkası olsa belki ölmüştü acısından ama minik sabretti her seferinde.. Hasta kabul etti hayalini ve bir tek onun sevgisiyle iyi olabileceğine inandırdı kendini.. Ne yazık ki durum bizim miniğin umduğu şekilde ilerlemedi ve minik kanatlarından oldu hayalini gördüğü günden yaklaşık 2 ay sonra.. Sözün özü, o gün bu gündür hasta yatağında kanatları için dua eder halde aylarını geçirdi minik kuş, gözyaşlarıyla temizledi kanayan yaralarını, nefesini üfledi içindeki ateşe sönsün diye.. Aylarca bekledi, aylarca sabretti iyi olabilmek adına, umut etti.. Esmer hayalin yerini iyileşeceği günlerin hayali almıştı artık miniğin kafasında, tekrar eskisi gibi şakıyacağı, etrafa neşe saçacağı günlerin hayali.. O hayalin tutkusuyla kendini hasta yatağına hapsetti.. Ağladı, üfledi, ağladı, üfledi, ağladı, üfledi, üfledi, üfledi... En son kor haline geldi ateş, yaraları gözyaşının tuzundan yanmış, kabuk bağlamıştı.. Ve işte o gün, bizim minik dışarı çıkardı başını yuvasından, hasta yatağından.. Ve işte tam da o gün gördü yeni kuşu.. Belli ki yeni gelmişti buralara, yoksa hemencecik tanıyıverirdi onu minik kuş, zira gözünden hiçbir şey kaçmazdı onun.. Özellikle de yüzler konusunda pek bir becerikliydi, bir gördüğünü bir daha unutmazdı.. Zaten bu yüüzden değil miydi, esmer kuşun gaga darbelerinin kanatlarından çok minik kuşun aklını yorması, yaralaması.. Neyse.. İlk zamanlar sadece uzaktan izlemekle yetindi bu yeni kuşu.. Hem sarışındı bu kuş, bizim minik hiç sarışınlardan hoşlanmamıştı ki şimdiye kadar, bundan da hoşlanmazdı. Kesin hoşlanmazdı canım, kesin.. Gözlemlediği kadarıyla evet boylu posluydu bu kuş, maşallahı vardı, gülüşüne ölünürdü ama üzücü bir yanı vardı bu kuşun.. Sessizdi bu kuş; başka kuşlarla zorunda kalmadıkça konuşmuyor, başka kuşlara gerekmedikçe yanaşma ihtiyacı duymuyordu. Kendi halindeydi anlayacağınız, kendi kafasının içinde yaşıyordu. Kim bilir, belki onun da kanatları yeni yeni iyileşiyordu ve belki de bizim minik kuşunki gibi bir hasta yatağı da bu yeni kuşun kafasının içinde vardı.. Kim bilir... Birkaç kez selamlaşma ve konuşma fırsatları olmuştu ama bir iki kelimenin ya da cümlenin ötesine geçememişlerdi henüz.. Sonra bir gün, siz deyin tesadüf ben diyeyim rastlantı, uzun uzun konuşma fırsatı geçti ellerine.. Çekingen ama çekingenliğini belli etmemeye çalışan, ördükleri duvarların çatlaklarından birbirlerine bakan gözleriyle, karşı tarafı ölçe tarta uzun uzun konuştular. Bizim minik kuş sevdi de bu yeni kuşu. Göründüğü kadar sessiz olmadığını, konuştuğunda etrafı huzur tabakasının kapladığını fark etti ve içi kıpırdadı birden. Sonraki günler hep tekrar konuşabilme umuduyla çıktı kendisi gibi minik yuvasından ve ne tesadüf ki (?) yeni kuşu da hep dışarıda buldu. Konuşmaları ilerledi, güzelleşti, derinleşti. Artık her gün birlikte uçar oldular, birlikte sustular, birlikte şakıdılar. Herkes olan biteni merakla izlerken onlar, hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamadan kanat süzmeye devam ettiler. Tek sorun; bizim minik kuşun kanat sancısı tutuyordu ara sıra.. Böyle olunca yine kendini yatağına hapsediyor, yine ağlıyor, yine üflüyordu.. Neyse ki en fazla birkaç güne sızısı durmuş oluyordu ve tekrar yeni kuşla gökleri fethetme imkanı geçiyordu eline. Kanat sancısının yanına bir de korku eklenmişti minik kuşun minik bedenine. Korkuyordu, Hem de çok.. çok korkuyordu... Esmer kuş geliyordu aklına, her şeyin ne kadar da şairane başlayışını düşünüp, nasıl bir cehennem azabına dönüştüğünü anımsıyordu sonra da.. Şimdi bu yeni kuşla da korkunç denecek kadar güzeldi her şey ama biz kere korku yerleşmeyegörsün bir kuş bedenine, kendini kuşa her hatırlatışında kuşun tüm bedenini bir titremenin sarmasına sebep oluyordu ve bizim minik de her seferinde ölecekmiş gibi hissediyordu kendini.. Ne kadar kendini tutsa, kısıtlamaya çalışsa da bağlanıyordu bu yeni kuşa.. Geçmişinde kırık kanatlar bulunduran bir kuşa göre fazla hızlı bağlanmış, başkalarının deyimiyle fazla cesaretli davranmıştı.. Evet korkuyordu ama bir o kadar da mutluydu.. Hatta ne kadar mutluysa o kadar çok korkuyordu çünkü her yeni mutluluk zerreciği, kendisi kadar daha korkuyu yanında getiriyordu minik kuşun bedenine.. Zaten mutlu olmak da neydi canım? Böyle umutları, böyle süslü hayalleri aylar önce atmamış mıydı minik kafasından? Şimdi nereden çıkmıştı bu duygular böylesine capcanlı, sanki hiç yara almamış hiç hırpalanmamış kadar canlı? Hiç mantıklı değildi açıkçası ama kuşun yapacak bir şeyi yoktu.. Bekleyip görmesi gerekiyordu olacakları, sabredip bekleyip görmesi.. Belki bu yeni kuş, bizim miniğe kendini sevebilmeyi de öğretirdi bu süreç sırasında.. Kim bilir?

12 Temmuz 2016 Salı

Müzik sesleri...

Sözsüz şarkıları, film müziklerini dinlemek gibiydi adamın yanında olmak kadın için. Söze gerek yoktu. Nefesleriyle anlaşıyorlardı. kalp atışlarıyla, dudaklarının kenarlarında oluşan tebessüm kıvrımlarıyla. Konuşmasalar da var ediyordu varlıkları bir diğerini. Hayata getiriyor, hayatta olduğunu hatırlatıyordu. “Ben de hayattayım diye bağırmak gibi. Ben de buradayım demek gibi seninle vakit geçirmek” demişti adam kadına. Kadın sadece mutlu olduğunu yazabildi ama aslında uzun süredir hissetmediği kadar yoğun bi’ sevgi hissetmişti içinde. Bastırmaya çalışıyor olsa da, kelimelere döküp sular seller gibi haykırmasa da içindekileri, bir şekilde bu ilerleyişe engel olamadığını ve elinde olmadan da adama yaklaştığını hissediyordu kadın. Son birkaç gündür, uzun süredir kendi kendine ağlanacak omuz olmaya alışmış olan kadın, ağladığında ya da kötü hissettiğinde, hatta mutlu olduğunda bile içten içe adamı yanında ister olmuştu. Sıcaktı adamın kolları. Sarılışıyla, öpüşüyle, gülüşüyle konuşuyordu adam kadının karşısında, kelimelere ihtiyaç yoktu. Daha iyi tasvir edebilmeniz için şöyle söyleyeyim; en sevdiğiniz film, dizi, oyun ya da benzeri sözsüz bir müzik düşünün. Sadece enstrümanların seslerinden oluşuyor olsalar da, dinlerken size hissettirdiklerini düşünün. Sizi götürdüğü yerleri, ruhunuzda dokunduğu ve parmak izlerini bıraktığı tüm o bölgeleri düşünün. Hayal edin. Kurun kafanızda. İşte adamla birlikteyken kadın da en sevdiği sözsüz müziği dinliyormuşçasına kayboluyordu. Adamın her bir kalp atışı, vurucu bir şekilde yön değiştirip dinleyeni istemsizce kendine çeken piyano vuruşları gibiydi. Sarıldığında ve parmak izlerini kadının vücudunda bıraktığı sıralarda, kadının içinde keman ve çello sesleri duyuluyordu adeta. Yan yana yatışları biraz hüzünlüydü ama üzücü bir hüzün değildi bu. Daha çok buruk bir mutluluktu. Bunca zaman sırtlarında taşımış oldukları yükleri, bir tek birbirlerinin yanındayken rüzgarda savrulmaya bırakabiliyor oluşları az da olsa kırpıyordu yüreklerinin pürüzlü yerlerini. Sonunda ipek gibi olsa da o yürekler, sonunda kuş gibi mutlak pürüzsüzlüğe ulaşmış olsalar da o vakte kadar kaybettikleri kan halsiz bırakıyordu onları. Mutluluklarının buruk oluşu, kalplerinin kırpık oluşundan kaynaklanıyordu yani. Ama bu en fazla piyanonun arasına karışan gitar sesleri gibiydi. Farklıydı ama sakinliği dengeleyecek şekilde hareket kazandırıyordu birlikte geçirdikleri zamana. Geçmişten beri duyduğu kulak tırmalayıcı acı tıngırtılardan sonra birlikteyken duyduğu sakinleştirici sesler kadın için iyileştirici bir güce sahipti sanki. Tek başınayken düşündüklerinin ve inandıklarının aksine, adamla birlikteyken, sanki hala bir şeyleri başarabilirmiş, hala gücü yetermiş gibi hissediyordu kadın. Hepsinden öte, kadının sanırım en iyi bildiği, bildiğinden en emin olduğu şey ise bu müziği çok sevdiğiydi. Bir gün onun da süresinin dolacağını bilmesine rağmen...

5 Temmuz 2016 Salı

Uzun zaman sonra...

Dizinize başını yasladığında, güvenle gözlerini kapatabilecek adamları sevin. Sesinizi duyunca huzurlu hissedecek ama sizi her seferinde daha çok özlemek için hem size, hem kendine yeterli alanı bırakacak adamları sevin. Hayatın tüm o koşturması arasında sizi görebilmek, sizinle zaman geçirebilmek için fırsatlar yaratan adamları sevin. Sizin yanınızda kendini, sizden saklama gereği duymayan adamları. Yeri geldiğinde siz ağlarken size sarılacak, yeri geldiğinde kollarınızda hıçkıra hıçkıra ağlayabilecek adamları. Tercihlerinize, hayatınıza, inançlarınıza ve en önemlisi size saygı duyan, kendi doğrularını dayatmaya çalışmayan adamları sevin. Şiirden anlayan adamları sevin. Şiirden, kitaptan, filmden, oyundan, müzikten, yemekten. En önemlisi de gözlerinizden anlayan adamları sevin. Dudağınızın kenarındaki küçük hareketlere dikkat eden, sizi yargılamadan gözlemleyen ve sizi siz olduğunuz için hayatına alan adamları sevin. Size kendinizi değerli hissettiren ama vazgeçilebilir olduğunuzu unutturmayan adamları. Öyle ki, bu adamlar size, sizi bir ömür seveceklerine, her daim yanınızda olacaklarına ya da sizsiz yaşayamayacaklarına dair dışarıdan süslü ve masallardan çıkma gözüken sözcüklerle gelmek yerine yüreklerini avuçlarına alıp, onları oldukları gibi görmenizi sağlayacaklardır. Sonsuz aşk kavramının bu denli güven sarsıcı olduğu bu dönemde, size geleceğe dair hiçbir şey vaat etmeyen ama size bugününüzü yaşama fırsatı sunan adamları sevin. Onlara sarılın. Dertlerini dinleyin, dertlerinizi paylaşın. Canınız sıkkınken gerek sizi neşelendirmeye çalışacak, gerekse sizinle birlikte ağlayacak adamları sevin. Uğrunuza mesafeler aşabilen, uğruna mesafeler aşacağınız adamları sevin. Sevginizi karşılıksız bırakmayan adamları. Hayata karşı inşa ettikleri savunma mekanizmasını aralayıp, o araladıkları yerden size bakan ve sizin de onu görmenizi sağlayacak adamları. Sizi kollarına aldığında kafanızın içindeki seslerin susmasını sağlayacak, size derin derin nefes alabilmeyi hatırlatacak, kollarınıza başını koyduğunda hiçbir şey düşünmeden gökyüzüne bakabilecek adamları sevin. Sizinle yürüyen, sizinle müzik dinleyen, sizinle oyun oynayan, şarkı söyleyen, yemek hazırlayan ve sizinle hayal alemine giden adamları sevin. Yazdıklarınızı, eleştirmek ya da yargılamak için değil de sizi gerçekten anlayabilmek, kafanızın içindeki henüz sizin de tam anlamıyla keşfedemediğiniz “labirentin” sırlarını çözebilmek için okuyan adamları sevin. Yazı yazan, müzik yapan, gülen ama güldüğü gibi ağlamasını da bilen adamları sevin. Her yanınıza gelişinde sizin için, sizi mutlu etmek için küçüğüyle büyüğüyle sürprizler hazırlayan adamları sevin. Masal seven adamları sevin. Sizin sesinizden uslu uslu masal dinleyen adamları daha çok sevin. Yanınızda dururken devasa olduğu halde, size sarıldığında kırılganlaşan, sizinle konuşurken saydamlaşan, size baktığında derinizin altında olanları gören adamları sevin. Hayatınızın en berbat döneminde karşınıza çıkan, sizinle ilgilenen, onunla ilgilenmeyi sevdiğiniz adamları sevin. Çekinmeden içinizi açabileceğiniz ve bunu yaptığınız için suçlanmayacağınız adamları. Alın o adamları hayatınıza. O adamların hayatına girin. Geçici de olsa olun birbirinizin hayatında. Her şeyin bir gün biteceğini, canlı veya cansız her şeyin bir sonu olduğunu bilen ve size sonsuzluk vaat etmeyen adamlarla birlikte olun. Sarılın o adamlara. Gözlerinden öpün. Ellerinden, parmaklarından, avuç içlerinden, gamzelerinden öpün. Bırakın o adamlar görevlerini tamamlayıp, sizi hayatınızda bir basamak üste taşıyana kadar kalsınlar hayatınızda. Siz de onların büyümelerine yardım edin. Birbirinize öğretecek çok seyiniz olsun. Gösterecek çok yolunuz, söyleyecek çok sözünüz, susacak çok zamanınız olsun. Karşınıza çıkan yol ayrımından ne yöne giderseniz daha iyi olacağını ya da daha az yara alacağınızı hesap etmek zorunda kalacağınız değil de ne yöne giderseniz gidin sizi ufak mutluluklarla kutsayacak, size küçük de olsa tekrar umut olacak ve yaptığınız seçimlerden ziyade o seçimleri doyasıya yaşamanızın daha önemli olduğunu hatırlatacak adamları sevin. Sizi sevmekten gocunmayan, gardını az da olsa indirmekten her ne kadar korksa da rahatsızlık duymayan, hatta bunu farkında olmadan yapan adamları sevin. Saçlarınızı okşayan, saçlarını okşarken huzur bulduğunuz adamları. Alın o adamları hayatınıza, izin verin büyütsünler sizi. İzin verin zamanları dolunca gitsinler hayatınızdan. İzin verin o adamlar yürüdüğünüz yolda size eşlik etmek istedikleri yere kadar eşlik etsinler. Öyle ki, siz onların hayatından gitmek istediğinizde gideceğiniz yere varabilmeniz adına yolunuzu sizin için açan, yolunuzu açmanıza yardım eden, duygusal yükleriyle sizi kendilerine bağlı tutmaya çalışmayan adamları sevin. Sevin o adamları. Bulun, sevin ve izin verin zamanı gelince gitsinler hayatınızdan.

19 Nisan 2016 Salı

Hans Zimmer - Time (Inception)

tarih 01.01.2016, akşam saatleri.
ben bu soundtrack eşliğinde 2 yıl sonraki ilk yazımı yazdım.
yazıda iki yol vardı;
biri eski, yıllarını aldığım, yıllarını verdiğim ve üstünde yaşlanmak istemediğimi farkettiğim yol,
diğeri yeni, hali hazırda kendi anılarını yaratmış olan, sisli, puslu ve benim üstünde yürümek istediğim yol.
aradan 4 aydan fazla zaman geçti.
ve ben bu gece bu yazıyı yine bu soundtrack eşliğinde yazarken yeni yolun eski anıları, dikenleri, yabani çalıları ve karanlığı arasında benliğimi kaybettiğimi farkediyorum.
korkuyorum.
çok korkuyorum.
o yola benzemekten, kendi kendimi yiyip bitirmekten korkuyorum.
kendimden ve dünyadan nefret ederek bir ömür geçirmekten korkuyorum.
hayatıma devam edememekten, tek yaptığımın nefes alıp vermek olmasından korkuyorum.
çaresiz hissediyorum.
korkuyorum.
çok korkuyorum.

10 Nisan 2016 Pazar

Let you go...

Sometimes I miss the little parts of your body, your existence. I miss your smile. I miss the way you looked at me. The way you held my hand. I miss the way your heart beats. I miss listening to it. Yes, it’s true. Sometimes I think about all these. I miss our texts, our laughters, even our tears. I miss feeling the back ups or supports we gave to each other when needed. I miss walking next to you. I miss playing with your hair, feeling the softness of it. Yes, you heard me right. Sometimes I miss everything just before all this shit happened. But, rest of the times, I let you go because I know that if I don’t, I am the one that will end up getting hurt over and over again. So, I just let you go.

7 Nisan 2016 Perşembe

Yolun sonu...

Uzun süredir ilk defa adım atmaya başladığını hissediyordu. Uzun uğraşlar sonucu ayağa kalkmıştı ve ilk adımlarını atmaya başlamıştı. Etrafına baktı. Aylar önce bulunduğu yolda yaşlanmama kararı alıp, bi’ cesaret girdiği yeni yolun sonundaydı. Üstü başı kan revan içinde kalmıştı bu yolda. Yıllarını verdiği ve karşılığında yıllarını aldığı bir yol değildi belki bu yol. Aksine çok kısa bir zaman zarfında çok uzun mesafe gitmesi gereken yoldu bu. Etraf dikenlerle, çalılarla, can kırıklarıyla ve sisle kaplıydı. Bir adım ötesini bile göremiyordu bu yolda. En başında da böyleydi ama bu yolda yürüme isteği ona umut olmuş, yola çıkma cesareti vermişti. Şimdiyse o cesaretten eser kalmamış bir halde etrafına bakınıyordu. Elleri kirden kapkara olmuştu. Yanaklarının üstünde tozlar birikmiş ve döktüğü gözyaşlarından dolayı da yol yol izler oluşmuştu. Dizleri yara bere içindeydi. Giysileri parçalanmış, süklüm püklüm sarkmıştı. Vücudunda yer yer morluklar oluşmuştu. Her yanı acı içindeydi ama o ilginç bir şekilde hala ayakta dikiliyordu. “Normalde” dedi, “normalde bu kadar yarayla ölmüş olmam gerekirdi.” Halbuki hala inatla ayakta durmaktaydı. Tüm yaralarına, tüm kan revan, toz toprak haline rağmen hala ayaktaydı. Birkaç kere düştüğünü hatırlıyordu ama geri kalkmıştı her seferinde. Sisten etrafını göremese de el yordamıyla bulduğu desteklere tutunarak, onlardan güç alarak başarmıştı her seferinde ayağa kalkmayı. Kimi düşüşünde göğüs kafesini çarpmıştı taşlara, kiminde ciğerlerini.. Kimi sefer avuç içlerini yaralamıştı, kimi seferse gözlerini.. Her düşüşünde farklı bir yeri yara almıştı. Göğüs kafesini yaraladığında kalbinin acısından öleceğini sanmıştı. Ciğerlerini yaraladığında bir daha nefes alamama ihtimalinden korkmuştu uzunca bir süre. Avuç içlerine sıra geldiğinde bir daha o elleri göremeyeceğini sanıp, anılarını kaybetmekten korkmuştu. Gözlerini yaraladığında ise bir daha asla gerçekleri göremeyeceğini sanmıştı. Ama belki hala tam anlamıyla iyileşmemiş olsalar da hala ayağa kalkabilecek kadar işe yarıyordu vücudu. Ne kalbinin acısından ölmüştü, ne nefessiz kalmış, ne o elleri unutmuş ne de gerçeklere kör olmuştu. Her şey sisli de olsa anlayabileceği netlikte karşısındaydı. “Tamam” dedi kendi kendine, “bu yoldaki vaktim de bu kadarmış, artık kendi yoluma gitme zamanım geldi”. Öyle de yapacaktı ama önce bu sis perdesinin arasından yolun bitişine ulaşması gerekiyordu. Yürüdü, yürüdü, yürüdü.. Hala çok canı yanıyordu çünkü yolun kalanı da can kırıklarıyla doluydu. Can kırıkları, sigara dumanı, dikenler, saç telleri.. Her şey yerlere saçılmış ayağına batıyordu. “Dayan” diye söylendi, “bir şarkı söyle ve rahatlamaya çalış, biraz olsun acını unutmana yardım eder ve daha rahat varırsın bitiş noktasına.” Sonra ilk aklına gelen şarkıyı mırıldanmaya başladı. Biraz hüzünlü bir şarkıydı bu. Yanaklarındaki yollara yeni birkaç tanesini daha ekledi şarkıyı söylerken ama durmadı, devam etti. Gücü yettiğince, sesi ve nefesi yettiğince devam etti söylemeye. Sonunda sis perdesinin biraz olsun azaldığını farkedinceye kadar devam etti. Bir an duraksadı. Çok sevmişti bu yolu. Belki bir ömrü burada geçirmenin hayaliyle girmişti bu yola. İlk kez zorluklardan korkmamış, ilk kez her şeyi göze alarak korkuyla karışık bir cesaretle bir yola girmişti. Meraklıydı yolun başında. Şimdiyse göreceğini görmüş olmanın verdiği bitkinlikle yolun  sonuna ulaşmaya çabalıyordu. Çabaları karşılığını vermeye başlamıştı neyse ki. Sabrı sonunda onu yolun sonuna ulaştırmıştı. Tam bitiş noktasındaydı artık. Arkasına döndü; yol hala aynı korkutuculuğuyla duruyordu ama onda, yolun başındaki cesaret ve güç yoktu. Yıllarca uyusa ancak toparlardı gücünü tekrar. Ama o bunun yerine yürümeye devam etmeyi seçecekti. Uyumak çare değildi. Uyandığında her şeyi tüm canlılığıyla tekrar hissetme ihtimali varken gözlerini bile kırpamazdı uyuyakalma korkusundan. Onun yerine yürüyecekti. Zamana bırakacaktı omuzlarındakileri. Bırakacaktı ki zaman hafifletsin yükünü. Sadece yaralarla varmamıştı çünkü yolun sonuna, kendi dünyasına ek bir dünya daha taşıyordu omuzlarında. Kısa bir zamanda sırtladığı ve bazen ağırlığının altında ezildiği o ikinci dünya. Ama zamana güveniyordu. Hangi acı ilk anki tazeliğiyle durabilmeyi başarmıştı ki zamanın gücü karşısında? Hangi yara iyileşmemiş, kabuk bağlamamıştı? Hangi sevgi, hangi nefret, hangi kin zamanın kudretine dayanabilmişti? Bunun bilinciyle yürüyecekti bundan sonra. Kendi yolunda, kendi anılarını yaratarak yürüyecekti. Saçlarının rüzgarda savrulmasına izin vererek, dinlene dinlene yürüyecekti. Yolun tıkandığı yerlerde gerekirse tırnaklarıyla yeri kazıyıp kendi yolunu çizecekti. Ama başka yollarda, başkalarının anılarının üzerinde yürümeyecekti. Hiçbir saç telinin ayaklarına dolanmasına izin vermeyecekti bundan böyle, hiçbir can kırığının ayağına saplanmasına müsaade etmeyecekti. Kendi yolunda yürüyecek, kendi güneşinin altında kavrulacaktı...