24 Şubat 2016 Çarşamba

Thank you!

I make a toast for your nonexistence. I have known it this whole time, but I realize it now truly. You were never with me. Never have. Ever. So, thank you for leaving. Thank you for doing what I couldn’t do just because I didn’t want to be seen as a quitter. But I appreciate you left me. To handle my life proparly, I needed you to disappear from my life once and for all. I hope I’ll get better each and every single day from now on. I won’t wish neither a good nor a bad thing to happen in your life. God or Karma or whatever you wanna call it will do what should be done for me. I’m not sure whether I wanna see how you’ll suffer or not. I think it’s not my business to be interested in anyone else’s pain. I guess I will mostly be dealing with my own. In general, I will try to move on, keep living, keep going, keep walking and staying alive mentally, physically and spiritually while you’ll face with your fake death everyday. By the way, at the very first day of our relationship (even before it had started) you told me that you could sadden me really bad. So, I’ll give you that. You kept your promise and ruined all what I felt and thought. Anyway. One last word; thanks again for leaving. I couldn’t do that by myself.

23 Şubat 2016 Salı

Işık...

Sürekli kendi kendine konuşuyordu. Sorular soruyor, düşünüyor ama cevaplar bulamıyordu. Her soru bir yenisini doğuruyor ama cevaplar bir türlü gözükmüyordu kapıda. Baktı etrafına, hayatına baktı, son zamanlarda neler yaptığına baktı. Bir ilerleme, bir iyileşme görme umuduyla iyice kolaçan etti her yeri. Bir ışık huzmesi aradı gözleri zifiri karanlık odasında, ufacık da olsa bir ışıltı aradı. Önce çekmecelerini karıştırdı. “Onca gereksiz zımbırtının arasında ne arasın ışık” diye geçirdi içinden ama karıştırmaya devam etti. Bir bira şişesi kapağı buldu o kalabalığın içinde. Sonra üstünde “Galata Konak” yazan tek kullanımlık bir tüp toz şeker. Ayırdı kenara onları gözleri dolarak. Bakmaya devam etti. Kullanılmamış iki tane servis peçetesi buldu. Tam “bunların burada ne işi var” diye içinden geçirip peçeteleri eline aldığında ciğerine doldu boğaz kokusu. Sonra anladı onların neden o çekmecede olduğunu ve peçeteleri de bira kapağının ve toz şekerin yanına iliştirdi usulca. Daha fazla kurcalamaya başladı çekmecenin içindekileri; birkaç tane mektup, sürüsüyle kitap ayracı, iki küçük deniz kabuğu ve diğer her şey karman çorman oldu o karıştırdıkça. Sonra üstü “beltur, afiyet olsun” yazılı bir tost kağıdı buldu. Dudakları titredi ağlamamak için kendini sıkarken, gözlerini kapadı. Bu kadardı işte hepsi. Tüm anıları. O güne dair. Elle tutulur bir tek bunlar vardı hayatının en güzel gününden yadigar kalan. Unutmaya yüz tutmuştu halbuki onları ama bir ışık ararken, bir sürü yıldız buldu aslında o çekmecede. Bir araya koydu hepsini yatağının üstüne, yastığının kenarına. Tek tek yan yana dizdi hepsini. O yıldızlar biraz olsun aydınlattılar durdukları yeri. Ama ona daha fazlası lazımdı çünkü hala göz gözü görmüyordu odada. Adım atmaya korkuyor, bu yüzden de el yordamıyla ilerlemeye çalışıyordu o karanlığın içinde. Yatağının baş ucuna ilerledi yavaşça, düşmemeye çalışarak. Yokladı oraları. Kitaplığının önüne baktı, çantaların arasına, her yere baktı o civardaki. Sonra eli yumuşak bir şeye değdi farketmeden. Aldı eline o yumuşak şeyi, evirdi çevirdi, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Tam bunları yaparken burnuna yine o bilindik özlem kokusu geldi. Buram buram. Her yanını sardı sonra o koku, ciğerlerine girdi, burun deliklerine, beynine, kalbine. Her hücresi o kokuyla acıdı. Özlem taştı derisinden. Çok keskindi hissettikleri. Bulduğu şey atkısıydı. En sevdiği atkısı. Kokusuna, sıcaklığına, gülüşüne, gülen gözlerine hasret kaldığı atkısı. Sarıldı atkıya sonra, başını atkıya gömdü, uzun uzun ağladı. Atkı sırılsıklam olana kadar ağladı. O ağladıkça pırıltılar düştü gözlerinden atkıya. Kapladılar her yerini. Kız ağladıkça atkı daha çok parladı, daha çok aydınlandı, ışıl ışıl oldu. Odası artık zifiri karanlık değildi. Görebiliyordu etrafını. Bir bira kapağı, bir toz şeker, iki peçete, bir tost kağıdı ve buram buram hasret kokan bir atkı aydınlattı tüm odayı. Bir yerden daha ışık geldiğini farketti. Aradı taradı odada geri kalan her yeri ama ışık odadan değildi. Sonra şüphelendi, kendi vücudunu incelemeye başladı. Beynine baktı. Beyni zifiri karanlıktı. Ellerine baktı, gözlerine, saçlarına, dudaklarına. Sonra başını biraz daha aşağı eğince göğüs kafesinden ufak ufak ışıltıların çıkmaya çalıştığını farketti. Göğüs kafesini açtı hemen. Tık tık. Tık tık. Tık tık. Yüreğiydi o ışıltıların yuvası. Her kan pompalayışında bir iki pırıltı yükseliyordu yüreğinden göğüs kafesine çarpan. “Meğer içimdeymiş her şey” dedi ve ekledi; “eğer göğüs kafesimi bir daha kapatırsam bu ışıltılar dışarı çıkamaz, ben yine karanlığa gömülürüm. O halde açık kalacak bundan böyle yüreğim, açıkta duracak. Belki eskisinden savunmasız kalacak ama en azından yolumu aydınlatacak”. Ve böylece kavuşmuş oldu ışığına. Birkaç anı, gözyaşlarıyla ıslanmış bir atkı ve durmaksızın kan pompalayan bir yürek. Her şey bunlarda gizliydi aslında.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Gitmeyen biri...

Bugün bir şey farkettim; sen beni istemiyorsun... Sen kimseyi istemiyorsun.. Senin tek istediğin, onca kovalamalarına rağmen seni kendinle bırakmayacak biri hayatında.. Kim olduğu önemsiz bu kişinin.. Ben değilim, o değil, öbürü değil, herhangi biri.. Seni sende kilitli koymayacak, gerekirse bu uğurda kendinden ve mutluluğundan fedakarlık yapıp, her şeye, her zorluğa rağmen senin yanında kalacak biri..
O ben miyim bilmiyorum.. Bu kadar ısrarla kovaladığın halde şu ana kadar ne gidebildim senden, ne de sende kalabildim. Arafta sıkıştım gibi daha çok. Rüzgarını sana doğru estirdiğinde sana yanaşıyorum ama öfkelenip ya da sıkılıp öteye estirdiğinde mecburen uzaklaşıyorum senden.. Daha çok sen istediğinde var oluyorum hayatında, istemediğinde de ne kadar çırpınırsam çırpınayım ne sesimi duyuyorsun ne de beni görüyorsun..
Açıkçası biraz yoruldum ama.. Küçüklükten beri “özel bir gücüm olsa görünmez olmayı seçerdim” derdim ama bu, görünür olmak için nefes tükettikçe daha da yok olmam anlamına gelmedi hiçbir zaman.. Bi başkası var ol dediğinde ortaya çıkan, yok ol dediğinde de kaybolan biri olmayı hayal etmedim hiç..
Aksine; kendi gerçekliğim haline dönüştürdüğüm insanların hayatlarının bi parçası olabilmeyi, onların hayatlarına dokunabilmeyi hedefledim hep.. Bir şeylerin ucundan tutup, çivisi çıkmış bu dünyada insanları mutlu etmek adına küçük de olsa bir katkım olsun istedim..
Ama şimdi farkediyorum ki; arafta kalmaya devam ettikçe ne etliye dokunabilirim ne sütlüye..
O yüzden elimden gelenin en iyisini yapabilmek için uğraşacağım.. Düştüğüm o bataklıktan çıkabilmek için. Farketmişsindir; çırpınmayı bıraktım artık.. Bi’ an unutmuştum bataklıkta ne kadar çırpınırsam o oranda batmaya devam edeceğimi ama şimdi bilincim geldi yerine ve hareketsiz duruyorum. Etrafımda bana uzanan birkaç yardım elinin de sayesinde ve tabii hepsinden önemlisi kendi azmim sayesinde o bataklıktan çıkmaya çalışacağım.
Çıkıp, temizlenip, aklanıp paklanıp, yoluma her şeye yeniden başlıyormuş gibi başlamak ya da diğer bir deyişle devam etmek istiyorum.. O yolda bana eşlik etmek yine sana kalmış.. Ama eğer diyeceksen ki o bataklık iyiydi, gel birlikte gömülelim; işte ona artık yokum..
Senin hayatına zaten seni, bulunduğun bataklıktan çıkarmak umuduyla girmiştim. O yüzden eğer bir gün, kendi içinde bulunduğum bataklıktan çıkmayı başarabilirsem, seninkine de tekrar uğramayı düşünmüyorum.. Ya sen benimle düzlüğe çıkar, kendine acı çektirme arayışlarına bir son vermeye çalışırsın ya da ben yoluma tek devam ederim..
Ama artık ne daha fazla kan kaybetmekte gözüm var, ne arafta kalmakta ne de bataklıkta çırpınmakta.. Tek istediğim; zamanın bütün yaralarımı -mümkünse seninkilerle birlikte- iyileştirmesi.. ve eğer mümkünse bu sırada senin yanımda olman..
Yine de dediğim gibi; kalıp boğulmak istersen, bu sefer balıklama yanına atlamamaya kararlıyım.. Nefessiz kalmaktan ve çamur yutmaktan çok yoruldum çünkü..

14 Şubat 2016 Pazar

Bir Garip Aşk Masalı...

Aşk üzerine yazılmış çizilmiş milyonlarca, belki milyarlarca yazı bulabilirsiniz; bu yazı da muhtemelen onlardan sadece biri olarak tarihe geçecek.. Tek farkı ben bu yazıda aşkın ne olduğunu değil, benim nasıl aşık olduğumu anlatacağım..
İlk aşkım bu benim.. Hayatım boyunca, bu yaşıma gelene kadar iliklerime kadar hissettiğim ve pençesinden bir türlü kurtulamadığım ilk aşkım.. Ufak konuşmalarla başlayan, sonra gitgide büyüyen ve yerini benim içimde deli divane bir şeye bırakan değişik bir duygu bu.. Belalı biraz, biraz arızalı, biraz da felç edici..
Sanılanın aksine kör olmadım ben, onu mükemmelleştirmedim gözümde.. Aksine biliyordum tüm kusurlarını, mutsuzluklarını, yaralarını, korkularını, yalnızlıklarını.. En başlarda sadece yardım etme amaçlı çıktığım yolda, birden onun yanında buldum kendimi.. Bedenen onunla birlikte olmasam da günümün her saati, dakikası, saniyesi onu düşünmekle geçiyor ve ben bundan gocunmuyordum.. Zamanla giraba daha fazla dolandıkça “madem bir yola giriyorsun, madem her şeyin farkındasın ve madem onu hayatında istiyorsun, o zaman bu yolda karşına çıkması muhtemel her şeye, her zorluğa gerek onunla gerek onsuz gerekse ona rağmen göğüs germeyi de göze alacaksın” dedim kendime.. Ve başladım yürümeye..
Birkaç yazı önce, iki yoldan bahsetmiştim; biri eski yol, diğeriyse henüz içinde ne var ne yok bilmediğim ama içinde olmak istediğim yeni yoldu. Yeni yol hakkında eski yola kıyasla daha dikkatli olmam gerektiğini çünkü bu yolun hali hazırda kendi anılarını yaratmış olduğunu ve bana da yere düşen bardaktan kalan cam kırıntılarının, saç tellerinin, gözyaşlarının, vs üstünden yürümek düştüğünü yazmıştım o yazıda. Zira öyle de oldu; çok şey battı ayağıma, çok kan kaybettim. Ama her kan kaybımda kalbim daha çok sevdi onu, daha çok kan pompaladı vücuduma ve telafi ettim kaybımı.. Her tökezlediğimde güzel sözleri geldi aklıma, bana “süveyda” deyişi geldi, “kara gözlüm, fıstığım, son hayalim, kalbimdeki ince sızı” deyişleri geldi.. Onun sesini duydum her seferinde, “birlikte yaşlanalım biz” deyişi geldi aklıma ve onun yanında olabilmek için tekrar ayağa kalkmam gerektiğini düşündüm, silkelendim ve yürümeye devam ettim. Bazen o yolda insan silüetleriyle karşılaştım, aldatılmalar gördüm, sigara dumanları.. Alkol kokusu aldım yalnızlıkla karışık.. Ama o yola her şeye eyvallah diyerek çıkmıştım bir kere, ölsem de geri dönüşü yoktu..
Aradan biraz zaman geçti ve o sakinleşmeye başladı.. Güzel sözler azaldı.. İlk başlarda biraz can yaktı bu, kendimi sorgulattı bana; “bir hata mı yapıyorum acaba, ona nefes alacak alan bırakmıyor muyum gerçekten?” dedim ve ona nefes alabilmesi için her gün biraz daha fazla boşluk bıraktım.. her boşluk bırakışımla biraz daha kan kaybediyordum ama sevgim, o boşluğu kapatmak istercesine, bir köprü oluşturmak istercesine son hız artmaya devam ediyordu.. Anlayamadım her boşluğun aramıza biraz daha yalnızlık soktuğunu.. Her boşlukla aslında biraz daha onun kendi içine, benimse ona kilitlendiğimi anlayamadım.. Anahtarlarım da yoktu ellerimde.. Sahip olduğum tek anahtar oydu.. O benim, kendi cehennemimden çıkış kapımdı ve anahtarımı o tutuyordu..
Aradan biraz daha zaman geçti ve bir gece beklenmedik olaylar oldu.. O gece, o geçmişiyle ve benimle çatıştı, bense ne olduğunu anlamaya çalıştım.. Tabii soluğu hastanede aldım.. Doktorlar astım ve sinir krizi geçirdiğimi, kalbimdeki çarpıntının normal olmadığını, bir kardiyoloğa acilen gözükmem gerektiğini söylediler, sakinleştirici serum taktılar ve herkesin hayatı tekrar tıkırına girdi gibi gözükmeye başladı.. Bi’ kısmımız kendi cennetine döndü, diğerlerimiz -ben dahil- kendi cehennemimize geri girdik..
Ertesi gün tekrar konuştuk onunla.. Etrafında ne kadar hemcinsim varsa, onların yaptıklarının yükü üzerime atıldı bu konuşma sırasında.. Ama ben hala onu haklı çıkarmaya çalışıyor; “sabret kızım, ne de olsa geçmişinde yaşadıkları çok ağır , bu da geçer, yine eskisi gibi olursunuz, sevginiz iyileştirir sizi” diyordum.. Fakat hiçbir şeyin düzeleceği yoktu, birkaç gün sonra kendimi kandırdığımı, yüz yüze görüştüğümüzde bana bakarken içi eriyen adamın gerçekten eriyip buhar olduğunu, artık var olmadığını birkaç gün sonra farkedecektim..
Nitekim beklemeye, sabır demeye ve sevmeye devam ettim bu süre boyunca.. Eski mesajları okudum, fotoğraflara baktım, onun haberi olmadan o konuşurken çektiğim videoyu izledim, atkısını kokladım, ona yazdığım satırları okudum.. Gülümsedim kimi zaman, “her şey düzelecek kızım, inan bana, o adam seni severken numara yapmıyordu” dedim kendime.. Kimi zamansa “o adam gerçekten de buhar oldu uçtu gitti, sen de kendinde böyle kilitli kaldın” diye düşündüm, sövdüm kendime..
Daha sonra karar verdim; o güne kadar onun için, içine onlarca yazı yazdığım defterin canımı fazlasıyla yaktığına ve artık bende durmaması gerektiğine karar verdim.. Kendi yazdığım satırlar, onları her okuyuşumda daha da kan kaybetmeme sebep oluyorlardı.. Kendi yazdığım satırlarda boğuluyordu gözlerim, kendi yazdığım satırlar tıkıyordu ciğerlerimi.. Ama yakamazdım da onları, fütursuzca ateşe atarsam geçmişimi ve belki de onun bana yaşattıklarını tamamen kaybedeceğimden korktum ve defteri sahibine yani ona vermeyi kararlaştırdım kafamda..
Bir akşam telefonda konuştuk tekrar.. Sesinde hüzün vardı, yalnızlık çökmüştü sanki ses tellerine, adeta tüm bunlar yaşanmadan önce konuştuğum adamdı.. Bir ara şefkat duyar gibi oldum konuşmalarında, hala sevdiği halde “her şeyi kendi elleriyle mahvettiği için” bunu söyleyemeyen bir adamdı sanki telefonun diğer ucundaki. O an her zamankinden çok yanında olmak istedim, sarıp sarmalamak, “ben bi yere gitmedim, bak hala burdayım, seni çok seviyorum ve çok özledim” demek istedim ama sadece sessizce yaş akıttım tabir-i caizse kara gözlerimden… “İnci tanesi gözyaşlarına kıyılmaz ki kara gözlüm” derdi ne zaman ağlasam.. Keşke tekrar duyabilseydim bunları ondan.. Söz verdiği gibi üstüme titremesini istedim.. Birlikte yaşlanmak istedim onunla.. Her şeye rağmen hesap sormadan, kırılıp gücenmeden devam ederdim yoluma en ufak bir adım atsaydı.. Adım atmayı da geçtim, benim adımlarımı kesmeseydi, tüm kapıları çarpmasaydı yüzüme ben yine kan revan içinde kalmış üstümü başımı temizler, silkelenir, onun elinden tutar ve yola devam ederdim..
Ertesi gün “eğer hala dün gece konuştuğum adamsa belki bi’ şansımız daha vardır” dedim ve onu aradım.. Gün içerisinde birkaç kez konuştuk ama dün geceki adamdan eser yoktu.. Sevgisiz, umursamaz, boşvermiş adam geri gelmişti birden bire.. Beni tekrar alaşağı ederek tahtına oturmuş, yukarıdan bakıyordu bana yine.. Gelme diyordu, gelme yanıma.. Hiçbirinize tahammülüm kalmadı, şansını zorlama diyordu..
O akşam bir haftadır -olaylar başladığından beri- nerdeyse her gün yaptığım gibi içtim ve sızdım.. Ayıldığımda acım hala aynı yerdeydi, üstüm başım hala kan revan içindeydi, yorulmuştum ağlamaktan, sayıklamaktan, adını haykırmaktan…
Bu aralar nasıl mıyım? Hala kanıyorum, hala kapkara yüzüm, hala o kapı tam kapanmadı gibi geliyor ama aralıksa da içinde bulunduğum cehennem zifiri karanlık, yani hiç ışık sızmıyor o aralıktan.. Adımımı attığım yerde düşüyorum.. Tam tekrar ayağa kalkıp bir adım atıyorum ve o an yine kendimi yerde buluyorum.. Kabuslarla arkadaş oldum bu aralar.. Uyanıkken de kabus görüyorum, uyurken de.. “Zaman” diyorum, “sadece biraz zaman geçmeli.. Alıp götürecek içinde tutmaya çalıştıkça seni öldüren ne kadar şey varsa.. Hepsi esip gidecek..” Ama diğer bir yanım unutmayı reddedercesine asi, bir o kadar da hırçın, tutundukça daha sıkı tutunuyor geçmişten kalanlara..
Bense içimdeki savaştan canlı çıkabilir miyim acaba diye düşünüyorum..
Ona; “Ben artık yaşlı bir anka kuşuyum, bir daha kül olursam geri hayata dönemeyeceğimden ya da kanatlarım olmadan dirileceğimden korkuyorum. … ben sonsuza kadar kanatsız yaşamak için fazla gencim.. Ama sonsuza kadar umut etmek için de fazla yaşlıyım..” yazmıştım o küçük deftere.. Bu aralar ateş sönmüyor, ben ölüyorum, kül olmama ramak kaldı ve korkuyorum..
Ya tekrar dirilemezsem? Dirilsem bile ya kanatlarım olmadan dirilirsem?

6 Şubat 2016 Cumartesi

Şey...

Hani söz vermiştik birbirimize 8 yıl önce? Hani hep birbirimizin yanında olacaktık? Herkesin özendiği iki arkadaş, iki dost, iki sırdaş, iki can.. Yan yana yürümek için sözleşmiştik biz.. Ben yalnız yürüyorum şimdi.. Senin attığın çelmeden sonra zor oldu toparlanmam.. Aslına bakarsan hala tam anlamıyla toparlanabildiğimi sanmıyorum.. Baksana hala sana yazıyorum.. Hala seni anıyorum.. Hala yaralarımla nasıl baş edeceğimi sana soruyorum.. Ama canım acıyo benim ya.. Bilemedim, bulamadım onca yılı nasıl çöpe atacağımı.. Yaptığımız onca saçmalığı, paylaştığımız onca sırrı, birlikte dansederken söylediğimiz onca şarkıyı, birlikte döktüğümüz onca gözyaşını, attığımız kahkahayı nasıl temize çekerim ki? Yürüdüğümüz onca sokağı, beğendiğimiz erkekleri, hiç konuşmadan da olsa yan yana oturduğumuz zamanları, çekildiğimiz fotoğrafları, insanlara birlikte söylediğimiz yalanları nasıl unuturum? Kardeşliğimizi, dostluğumuzu, can yoldaşı olmaya söz verişimizi nasıl hatırlamaz bu kız? Kalbimin kırıklığı nasıl düzelir, nasıl iyileşirim, nasıl her şeyi geride bırakıp yoluma devam ederim bi’ fikrim yok.. Yol da göstermiyorsun artık bana, yanımda değilsin, yarım bıraktın verdiğimiz sözleri.. Şimdi ben o sözlerle bi’ başıma kaldım yolun ortasında.. Her yanım insan, her yanım kalabalık ama yalnızım ben.. Tek başımayım beni bıraktığın yolun tam ortasında.. Çok ağladım arkandan, çok ağladım yanımda olmayışına, çok canım acıdı basıp gittiğinde.. Çok hayal kurduk seninle.. Ağladığımızda birlikte tamamen farklı bi’ ülkede kendi evimizde yaşadığımızı anlatırdık birbirimize.. Kendi evimiz, kendi kurallarımız.. Birbirine tutunmuş iki kız.. İki yoldaş.. Birbirinin her şeyini bilen iki kişilik bi’ takım.. Kimse olmayacaktı etrafımızda canımızı yakacak.. Güçlü kadınlar olarak kendi hayatımızı kurup yaşayacaktık.. Şimdi ben tek başıma kaldım sen gidince.. Hayallerle, rüyalarla, hiç gidemediğimiz o uzak evin hafızamdaki edindiği yerle bi’ başıma kaldım.. Arada iyiyim diyorum, yeni arkadaşlıklar kuruyorum, yeni dostlar edinmeye çalışıyorum.. Ama düştüğüm yerden kalkamadım sanırım henüz.. Kafamın içindesin, bilgisayarımdaki fotoğraflardasın, arkadaş sohbetlerinde bahsettiğimiz anılardasın, gitmeyeceksin.. Arada esiyo bana böyle, çok özlüyorum seni, çok yanımda istiyorum.. Yine birbirimizin dertlerini dinleyip hemen ardından saçma sağan şeylere karnımız ağrıyana kadar gülelim istiyorum.. Ama gittin, yolun ortasında tek başımayım ben.. Koca bi insan kalabalığının içinde tek başımayım..
Sen nasılsın acaba? İyi misin? Hiç haber almadım senden.. Ne haldesin sahi sen?