17 Ekim 2013 Perşembe

Karmaşa

Birinin hayatına girmekten onu çok sevdiğiniz halde korktunuz mu? Ya da hayatınıza karşınızdaki deliler gibi sevdiğiniz kişi olduğu halde birini almaktan korktunuz mu? Sormaya çalıştığım şey bunu ebedi şekilde yapmaktan korktunuz mu? Çünkü sonuçta hepimizin uzun ya da kısa süreli ilişkileri zaten oluyor, önemli olan bunu kalıcı yapabilmek, ilişkinize sonsuzluğu katabilmek..
Ben korkuyorum bunu yapmaktan.. Herkes gibi olmaktan, yıpranmaktan, yıpratmaktan.. Her şeyden de önemlisi hayatımın geri kalanını başka biriyle geçirmek zorunda kalmaktan korkuyorum -yukarıda da yazdığım gibi bu kişi çok sevdiğim biri olsa da-, "Ya bir gün gelir de birbirimizi artık tamamlayamaz hale gelirsek, o zaman ne olacak?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum..
Ama madalyonun bir de diğer yüzü var.. Ne kadar korkarsam korkayım, korktuğum kadar istiyorum da onu hayatımda sonsuza dek.. Beraber aynı evi paylaşmak, güzel şeyleri beraber yapmak ya da onlara beraber şahit olmak ve hepsinden de önemlisi koca bir hayatı onunla birlikte geçirmek istiyorum..
Aramızda farklılıklar da var tabii hem de tahmin edebileceğinizden çok.. Bu ülkede sıradan -bir bakıma kafalarının içi örümcek ağlı- birçok insanın olay çıkaracağı konularda biz tamamen farklı hayatlardan gelme insanlarız.. Birçok insanın "Hayatta olmaz!" diyeceği türden farklılıklar bunlar.. Bir yandan gerçekçi olup ayrılığı düşünmemize yol açan, bir yandan da bize her şeye rağmen gittiği yere kadar gitme kararı aldırabilen farklılıklar..
Belki de korkumun kaynaklarından biri de budur, bilemiyorum.. En yakınlarımızdan göreceğimiz tepkiler korkutuyordur belki de beni..
Aynı kalp ve beyin çatışması gibi iki yönlü bi korku-sevgi karmaşası.. Zamanla hangisinin baskın geleceğini bilmiyorum, nasıl hayatta her şey olabiliyorsa dengeler de her an değişebilir..
Ama bugün biliyorum ki sevgi galip..
Hayattan sadece şunu istiyorum; ilerde de sevgi hala baskın gelen tarafsa bize zorluk yaşatmadan izin versin ki birleştirelim hayatlarımızı..
Tabii umarım o zamana kadar şartlar böyle olursa ben de korkularımdan arınmış, cesur bir kadın haline gelmiş olurum...

2 Ekim 2013 Çarşamba

Zorunluluk değil zevk almak...

İnsan bazen çok yorgun hisseder kendini ama bedenen değil ruhen.. Bedenen olmamasına rağmen elini kaldıracak hali yoktur, yemeden içmeden kesilir, çıkmak istemez yataktan.. Kimseyle doğru düzgün konuşmak gelmez içinden, kimseye derdini anlatacak, onu anlamalarını sağlayacak kadar bile gücü kalmamış gibi hisseder.. Bazı durumlarda eğer çok ileri boyutta yaşıyorsa bunu, banyo bile yapmaz belki, dayanamayacak hale gelmediği sürece tuvalete bile gitmek için yatağından çıkmaz..
Bu depresyon mu bilmiyorum ama sanırım böyle durumlarda depresyon yatağın ta kendisi oluyor.. Depresyona girdiğini düşünen -hissettiği yorgunluk ve bıkmışlıktan dolayı depresyon zannediyor da olabilir- kişi için tek sığınağı yatağıdır.. Yastığına sarılmak rahatlatabilir belki onu ya da yorganını kafasına kadar çekip tüm dünyanın böylece onu göremeyeceğini düşünmek..
Ne kadar ilginç bir durumdur yatağın hem depresyona hem de sığınağa denk düşüyor oluşu.. Her kim her şeyden bıkmış, usanmış, yorulmuş hissediyorsa genellikle yatağına sığınır.. Yani depresyonun ta kendisine.. Kendini bulunduğu durumdan daha da aşağı seviyelere çektiğinin ve aslında kendine iyilikten çok kötülük ettiğinin ya farkında değildir ya da umursamıyordur..
Aradan günler geçer, belki haftalar, belki aylar veya en kötü ihtimalle yıllar geçer ve hayatına yatağı, zorunda kaldığı için yediği yemekleri, tuvaleti ve yine zorunda kaldığı için yapman zorunda kaldığı banyosuyla devam eder kahramanımız.. Ekstra denebilecek hiçbir faaliyette bulunmaz.. Çevresiyle iletişimini kesmiştir ya da bunu tamamen yapamasa bile minimuma indirmiştir.. Hali haraptır, tabir-i caizse aynalara küsmüştür.. Ne kendine bakar ne de bakmayı önemser.. Kendini bu şekilde dünyaya kapatarak sorunlardan kurtulacağını düşünür, ona acı çektiren, yorgun hissettiren ne kadar şey/kişi varsa hepsinden uzaklaşacağını düşünür.. Hatta belki bunları unutacağına inandırır kendini ama aslında bütün gün boyunca tek yaptığı geçmişini düşünmek, düşünmek ve düşünmek olur.. Düşündükçe kafasında yeni yorumlar yapar onlar hakkında, belki de farklı ayrıntılar ekler, bunlara inanır..
Ne zaman bu durumdan çıkacağı bilinmez, bazen bir dostun, bazen bir annenin, bazense hiç tanımadığı birinin yapacağı bir konuşma çeker çıkarır onu bu durumdan.. Ya da kahramanımız artık farkına varır işlerin böyle daha fazla yürüyemeyeceğini.. Ve bir şeyleri değiştirmek için düşünmeye başlar bu sefer de.. Uygulayacağına ve ne olursa olsun bir daha bu duruma gelmeyeceğine dair kendini inandırarak hayatını yoluna sokacağını düşündüğü kararlar alır..
Ertesi sabah -veya daha o kararları aldığı ilk an- kalkar yatağından, camı pencereyi açar.. Açar ki içeri uzun zamandır hissetmediği kadar taze hava girsin, oda -veya ev- gün ışığıyla dolsun.. Çünkü aslında giren havanın tazeliği aldığı kararların yeniliğini, gün ışığı da gelecekte olacağına inandığı günlerin güzelliğini temsil eder içten içe.. Daha sonra geçer aynanın karşısına ve kendini inceler "Nasıl değişiklikler var acaba bende?", "Nasıl bir durumdayım acaba?" diye düşüne düşüne baştan aşağı süzer kendini.. Sonra gider bir güzel yıkanır, akan suyun altında da düşünmeye devam eder tabii.. Yıkandıktan sonra önce kendine iyisinden bir kahvaltı hazırlar çünkü hayatı artık sabahları uyanınca içilecek sade bir kahve kadar yalın ve sıradan değildir.. Yumurtasını pişirir, peynirini doğrar, domatesini keser, bakkal çırağına verilen talimatla artık her sabah gelecek olan taze ekmeğini dilimler ve çayını doldurur bardağına.. Kafasında yine düşüncelerle eder kahvaltısını ama bu sefer hala kafasını işgal etmeye çalışan o karamsar düşüncelerin kendisini ele geçirmesine izin vermez ve kahvaltıdan zevk almaya bakar..
Kahvaltı faslından sonra üstünü giyinir, süslenir, özenle seçtiği takılarını takar, makyajını yapar ve çantasını konuna taktığı gibi kendini sokaklara atar.. Uzun zamandır çıkmaya dermanı olmadığı -belki de çıkmaktan korktuğu- sokaklara.. Boş boş dolaşır bir süre, insanları izler.. "Hayat hala sıradan, herkes gereksiz bir koşuşturma içinde ama ben artık hayatı tadına vararak yaşayacağım!" der kendi kendine.. Belki karşısına çıkan sokak köpeğini sever, belki bir parkta durup sadece kuşların uçmalarını, zıplamalarını, sürekli oradan oraya konmalarını izler.. İşin ilginci bu iyi de gelir kahramanımıza.. Uzun süredir beceremediği kadar dikkatle ve bir o kadar da ferahlamanın getirdiği boşvermişlik duygusuyla izler etrafında ne olup bitiyorsa..
Ve tabii sıra aldığı kararları küçükten küçükten uygulamaya gelir.. Yeni atılan adımlarla onları gerçek kılmaya doğru emin bir şekilde ilerlenir...
Hikaye böyle devam etmez tabii her zaman.. Bu kadar kolay olmaz hiçbir şey ama kahramanımız artık her ne kadar onu hala üzen, kıran, yoran şeyler olsa da pes etmemek için direnir..
Yatağına artık sığınmak için veya kendini görünmez yapmak için değil, görünürlüğünün farkında olarak ve mutlu olmak için bulduğu sebeplerle girer..
Arada sırada kahvaltı yerine sadece kahve içse de -veya onu bile yapmasa da- elinden geldiğince özetler şekilde yapmaz kahvaltısını..
Her zaman mükemmel görünmeyeceğini/görünmediğini bilse de yine de boşlamaz kendini, her seferinde daha iyi hissetmenin yolunu kapamamak için bakar kendine..
Çünkü artık anlamıştır değerini ve bir daha kendini acımasızca kapatmamak için bazen küçük, bazen büyük sebepler bulmaya çalışarak ve tabii ki gülümseyerek devam eder yoluna...