Her insan biraz yalnız aslında, biraz içine kapanık, biraz uykusuz, biraz sessiz... Herkesin tek başına olduğunda düşündüğü önemli meseleleri, atlatmaya çalıştığı olayları, kabullenmesi gereken gerçeklikleri var.. Aynaya baktığında benimsemesi gereken bir yabancı var her seferinde karşısında ona bakan.. Kendi içine döndüğü zamanlarda, kendi kafasında yarattığı sahneleri, oyuncuları ve senaryoları var.. Kendi hesaplaşmaları, kendi sorunları, kendi soruları var.. Bazen duydukları bir şarkıyla dolan gözleri, bazense sadece aldıkları bir kokudan dolayı pır pır eden yürekleri var.. Hissettikleri, saklamaya çalıştıkları, saklamayı beceremedikleri, inkâr ettikleri var.. "Nasılsın?" sorusuna verdikleri kâh yalan kâh doğru cevapları var.. Her insanın hayatında mutlaka bir an da olsa canının yandığı bir dönem var; içten içe yanıp kavrulduğu ama gerek konuşacak kimsesi olmadığından gerekse konuşacak gücü olmadığından anlatamadıkları, paylaşamadıkları, atlatamadıkları var.. Farklı şeyler deneyip, kendilerini değiştirmeye çalıştıkları dönemler var yaşamlarında.. Bazen değişemedikleri, bazen değiştiklerini sandıkları, bazense tamamen değiştikleri dönemler.. Her insanın, hayatı boyunca en az bir kerelik bile olsa gitmek istedikleri, görüp gezmek istedikleri, belki de kaçıp sığınmak istedikleri ama başaramadıkları "uzak diyarlar" var.. Yolunda gittiği halde birden bire bozulan, tam herşey tepe taklak olmuşken de birden bire düzelen hayatları var.. Herkesin ömrü boyunca en az milyon kez hayatının ona oyun oynadığını, onunla dalga geçtiğini ve hatta onu, planlarını ve hayallerini ciddiye bile almadığını düşündüğü zamanlar var.. Her insan mutlaka en az bir kez düşer kendi içindeki boşluğa, kimi o boşluktan çıkıp tekrar nefes almayı başarabilir, kimiyse orada çakılıkalır, kıpırdayamaz olur...
Peki tüm bunların ortak yönü ne? Ya da insanların bunları yaşamasına kim/ler izin veriyor? Bilmiyorum...
18 Kasım 2014 Salı
22 Ekim 2014 Çarşamba
Sezenciğim
Bugünlerde yine Sezen Aksu klasikleri dinlemeye başladım. Kafam zibilyon tane farklı şeyle dolu, dopdolu.. Öyle ki hangi konuda ne yapacağımı bilmiyorum.. Sonra açıyorum bi "Sezen Aksu - Geçer", başlıyorum dinlemeye.. O, "Geçer, geçer daha öncekiler gibi, bu da geçer, neler neler geçmedi ki..." demeye başlıyor, bende garip bi hüzün, "Geçer mi acaba?" diye düşünmeye başlıyorum. Sonra okuldan verilen ödevlere oturuyorum, en azından onları halledeyim de sorun çıkmasın diye.. Felsefeden girip hukuktan çıkıyorum, hukuktan girip dünya siyasetinden çıkıyorum, bakıyorum neler neler varmış... Sonra bi ara mola veriyorum, yine açıyorum "Sezen aksu - Sarı Odalar", bu sefer de onu dinlemeye başlıyorum kafam bi dünya... Daha giriş müziğinde bambaşka bi yere adım atıyorum ve farkediyorum ki aslında o yer benim hayatımın ta kendisi, sadece görünmezim, olanı biteni kişilerin arasında geze geze izlemekle yetiniyorum.. Sezen, "ben senin hayatından gittim oğlum, hadi yerime koy birini koyabilirsen.. Ben senin hayatından gittim oğlum, hadi dur o sarı odalarda durabilirsen.. Ben 'sen sen' diye bittim oğlum, hadi bakalım unut unutabilirsen.. Ben seni yudum yudum içtim oğlum, hadi ol eskisi gibi olabilirsen.." diyerek başlıyor şarkısını söylemeye.. Dayanamıyorum, o gittiğim yerde olanlar hakkında düşünmeye başlıyorum.. "Acaba başka türlü nasıl olabilirdi?" diye kafa yormaya başlıyorum sonra da, o farklı olsaydı bu nasıl olurdu, bu böyle olmasaydı diğerleri nasıl olurdu diye.. Sonra tekrar farkediyorum ki ortada ne değişen bir şey var ne de daha iyiye giden bir şey, her şey olduğu gibi, bıraktığım yerden devam ediyor gerçek dünyada.. Sevgililer, arkadaşlar, dostlar, düşmanlar... Hepsi hayatına kaldığı yerden devam ediyor, durmaksızın yol almaya devam ediyorlar...Bi kendime bakıyorum, "Neden hala aynı yerdesin?" diye sorup "Sezen aksu - Seni Kimler Aldı" dinlemeye başlıyorum.. O yine sanki içimi okurmuşçasına. "Yürüyorum hasretin, acının üstüne.. Sığmıyorum dünyaya dar geliyor.. Geceler mi uzadı? Bu karanlık ne? Gönlümün bayramları, şenliği söndü... Seni kimler aldı?..." demeye başlıyor.. ben yine başlıyorum hayatımdan yitip gidenlere.. Onlar hayatlarına tam gaz devam ederlerken, ben geçmişe bakıyorum, geçmişteki onlara.. Üzülüyorum bi, sonra kendi içime bakıyorum, tek gördüğüm; boşluk... Mutlu olduğum, olmadığım, bütün anılarımı düşünüyorum, neler yaşamışım gözden geçiriyorum.. Sonra, herşey nereye gelmiş, kimler şimdi nerde, onu düşünmeye başlıyorum falan feşmekan...
Sonra geri ders çalışmaya başlıyorum tabii, herşeyi geride bırakmaya çalışarak... Ne de olsa sorumluluk beklemez... Aynı hayatı yaşayıp duruyorum...
Sonra geri ders çalışmaya başlıyorum tabii, herşeyi geride bırakmaya çalışarak... Ne de olsa sorumluluk beklemez... Aynı hayatı yaşayıp duruyorum...
27 Ağustos 2014 Çarşamba
...Özledim...
Sürekli ayakta durmak zorunda kalmamayı özledim.. Arada sırada, yorulduğunda, arkadaş omuzlarına konan başları özledim.. Dinlenmek istediğin anda, güvendiklerinin yanında gözlerden dökülen yaşlarla dudaklardan dökülen dertlerin, boşluğa karışmasını özledim.. Eğlenmek istediğinde açılan şarkıları ve yine dost başlarla eşlik edilen şarkı sözlerini özledim.. Acabalar olmadan hareket edebilmeyi, çekinmeden dans edebilmeyi özledim.. Her gün aynı yüzlerle görüşüyor olsan da, o yüzlerden sana ulaşan samimi gülümseyişleri özledim.. Dostlarla paylaşılan yemekleri, içkileri, tatlıları özledim.. Sırlarını hiç tereddüt etmeden anlatabilmeyi, anlattıkça küçülen sorunları özledim.. Kafanı boşaltmak için alışveriş yapmak yerine, dostlarla edilen muhabbetleri özledim.. Ama en çok da çağımızın en yaygın hastalığı olan yalnızlığın, henüz aramıza sızmadığı, temiz ve neşeli zamanları özledim..
1 Temmuz 2014 Salı
Evlilik vs. vs. vs...
Bu yazının konusunun da evlilik etrafında dönüp durmasını istiyorum..
İnsan gelecek beklentileri bittiği zaman mı biriyle hayatını birleştirmeye karar verir? Kendiyle ilgili bütün hayallerinden vazgeçtiği ya da aslında hiçbirinin gerçeklikle uzaktan yakından alakası olmadığını farkettiği zaman mı bir başkasıyla beraber kurulmuş, ortaklaşa bir yaşamı mı tercih eder? Nedir insana hayallerinin ufuk kadar uzakta olduğunu hissettiren? Nedir onu tüm beklentilerinden vazgeçiren? Geçmişte yaşadığı düş kırıklıkları mı yoksa bugününün anlamsızlığı mı? Eskiden gerçekleşmesini umarak attığı adımların fiyaskoyla sonuçlanması mı yoksa gelecekle ilgili tek başına bir adım atmaya korkuyor oluşu mu? Peki onu bu denli korkmaya iten ne olabilir? Yine geçmişte yediği kazıklar mı yoksa kendisine bile tamamen güvenemeyeceğini anladığı o keskin anlar mı? Hayatı boyunca kafasındaki soru işaretlerini yanıtlamaya çalışıp durması mı yoksa aslında her bir cevabın onu, cevaplanmamış yeni sorulara götürüyor oluşu mu? Peki ya aşk? Aşk tüm bunların neresinde? Evlilik gibi müthiş bağlayıcı bir kararı bir insana aldırmayı başaran duygunun adı aşk mı? Karşı tarafa duyulan karşılıksız sevgi mi yoksa? Veya, onun gibi birini asla bulamayacağı düşüncesi mi? Peki ya bu işte insanın kendine verdiği değer nerede? Eğer evlilik kararı ya karşı tarafa duyulan yoğun aşktan ya da gelecekle ilgili duyulan korkudan dolayı veriliyorsa, tüm bunların içinde insanın kendisine karşı beslediği sevgi nerede? Mutluluk dedikleri gibi hep "en yakınımızda"ysa ve en yakınımızda her zaman kendimiz varsak, neden bu mutluluğu bulup aslında özümüzün ne kadar değerli olduğunu farkedemiyoruz? Neden kendimizle barışık, güvenli ve sevgi dolu bireyler olmak yerine başkalarına bağımlı, korkak, hayattan doğru düzgün bir beklentisi kalmamış, yalnız ve bıkkın bireyler olduk çıktık? Evliliğin tüm bu olan bitende payı ne? İnsanları daha da mı özgürleştiriyor evlilik yoksa daha da monotonlaştırıp, yaşama sevincini mi azaltıyor günden güne? Bu konu hakkında mantık çerçevesinde herhangi bir genelleme yapacak olursak, evliliğin insanların özleri üzerindeki etkisi hakkında ne söyleyebiliriz? Peki hepsini geçtim, ya toplum baskısı? Evlenmemiş erkeklere "bekarlık sultanlık" olurken neden hala bekar olan kadınlara bozuk turşu muamelesi yapılıyor? Bu da biz kadınları evliliğe iten sebeplerden bir tanesi mi? Yoksa üzerimizde tam tersi bir etki yaratarak bizleri evlilikten mi soğutuyor?
Bilmiyorum, henüz cevapları bulamadım...
11 Haziran 2014 Çarşamba
Boşluk
İnsan bazen hayatı boyunca sırtlayabileceği bütün yüklerin o an zaten çoktandır sırtında durduğunu düşünür, güçsüzdür, kendince onu anlayacak kimsenin olmadığına inanır etrafında.. Tek bir kişi dışında.. Onunla da birlikte olamayacaklardır.. Kendini bir boşlukta, sonu hiçbir zaman gelmeyecek bir boşlukta sallanıyormuş gibi düşünür.. Hiçbir zaman sonu gelmeyeceği gibi, onu hiçbir yere ulaştıramayacak sonsuz bir boşluk.. Hayalleri vardır, ilerde sahip olmak istediği hayat hakkında sonu gelmez düşünceleri ve istekleri vardır.. Bütün bunları göz önüne alarak hayatına devam etmeye çalışır.. Ama kim sonsuza kadar geleceğin hayalleri için yaşayıp mücadele edebilir ki? Ben bilmiyorum.. İnsanın gücü ne zaman biter, ne zaman pes eder, ne zaman tekrar ayağa kalkacak gücü bulur ve yoluna devam etmeye karar verir.. En ufak bir fikrim bile yok.. Hep en kötü şeyin yere düşmek değil, düştüğünde geri ayağa kalkamamak olduğunu söyler dururlar.. Peki dayanacağı hiçbir şeyi, hiç kimsesi, hiçbir nedeni kalmadığını düşünen insan nasıl geri ayağa kalkacak gücü kendinde bulabilir? Hangi sebeple ayağa kalkması gerektiğini söyleyebilir kendine? Hala o sonsuz boşluktayken ve etrafı zifiri karanlıkken neyin yardımıyla etrafını tekrar aydınlatacak güce erişir? Kendi iç sesinin yardımıyla mı yoksa ona destek olmaya çalışanların vermeye çalıştığı güçle mi? Hiçbiri değilse neye dayanarak ışık saçmaya ve içinin belki de onu yeni bir boşluğa sürükleyecek umutlarla dolmasına müsaade eder? Peki ya iç sesi susmuş, etrafındakiler gitmişse? O zaman sonsuza kadar karanlıkta mı kalır insan, sonsuza kadar ne ileri ne geri gidebildiği, onu her gün daha fazla boğan, her gün daha fazla dayanma gücünü elinden alan, her gün onu biraz daha dibe sürükleyen o boşlukta mı kalır? Ne kadar dayanır peki? Ne kadar sabreder hayallerine ulaşmaya çabalamaya ya da ömür dediği anlamsız zaman parçasının tamamını o boşlukta sürdürmeye? Aynı süre değil midir zaten? Hayallerine ulaşana ya da ulaşmaya çalışana kadar çabaladığı her an, her saniye, her gün bir ömre bedel değil midir? Her biri aslında içinde bulunduğu ve kurtulmaya çabaladığı o boşlukla eş değer değil midir? Peki hangisine güvenmeli insan? Her gününü daha fazla acıyla ve hayal kırıklıklarıyla geçirdiği ama aslında neler olabileceğini az çok tahmin edebildiği o sonu gelmeyecek boşluğa mı yoksa eğer çabalarsa elde edeceğini düşündüğü ama aslında hiçbir garantisi olmayan, her dakikası, her günü bir ömre bedel olan hayallerine mi? Hangisi daha dürüst insana gerçekleri anlatırken? Bilmiyorum..
24 Mart 2014 Pazartesi
Ayna
Nasıl hissetmesi gerektiğini bilmiyordu.. Sadece hissediyordu bir şeyler.. Kelimelere dök deseler beceremezdi ama içinde bir şeylerin acıdığını duyabiliyordu.. Bir şeylerin kırıldığını, paramparça olduğunu ve canının yanmasına engel olamadığını biliyordu sadece.. Etrafına baktığında anlamlı gelen hiçbir şey yoktu.. Ne zaman ki aynanın karşısına geçse, yabancı birini görüyordu karşısında.. Sanki varlığını yeni yeni farketmeye başladığı ama aynı zamanda da hep orada olduğunu bildiği birini.. Uzun uzun inceliyordu o yabancıyı; göz göze bakıyorlardı birbirlerine, birbirlerinin konuşmalarını dinliyorlardı, birbirlerinin gülümseyişlerini ve ağlamalarını izliyorlardı.. Her şeyden önemlisi de birbirlerinin acılarını paylaşıyorlardı.. İkisinin gözünde de karanlık bir boşluk vardı.. Sadece onlar da değil, kim onlara dikkatle baksa anlayabilirdi, tabii nedenini bilmeden.. Gerçi neden bilmeye de gerek var mıydı? Sonuçta ayna karşısındaki tanıdık yabancı ve kendisi de bilmiyordu neden o boşluğun tüm vücutlarına tıpkı bir hastalık gibi yayıldığını.. Sadece canlarının acıdığını, acının günden güne daha da arttığını ve engel olamadıklarını biliyorlardı.. Kafaları karışık mıydı? Hayır.. Çünkü kafalarının karışık olması için birden fazla şey düşünüyor olmaları gerekirdi ama onlar artık hiçbir şey düşünemiyorlardı.. Nefret etmiyorlardı birbirlerinden ancak birbirlerini sevmiyorlardı da.. Yine de en çok birbirlerinin yanında rahat hisseder olmuşlardı.. Ne zaman içlerinden ağlamak gelse karşı karşıya geçiyor, bir şey söylemeden birbirlerinin ağlayışlarını izliyorlardı.. Ne zaman gülmek isteseler, yine karşı karşıya durup bir diğerinin, kendisininkine tıpatıp benzeyen kahkahasını dinliyorlardı.. Bazen ortada hiç bir sebep yokken bile yüz yüze oturup birbirlerini izliyorlardı.. Günlük rutinleri olmuştu bu artık onların.. Tabii ki ikisinin de hayatlarında kendi arkadaşları, sevgilileri, aileleri ve diğer insanlar vardı ama hiç biri artık güvende hissettirmiyordu onlara kendilerini.. Onlar için sadece kendileri vardı...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)