9 Eylül 2016 Cuma

To leave...

birkaç hafta önce çok önemli bir kararın eşiğine gelen kadın hatırlıyordu.. alabileceği kararları, ihtimalleri, hangi kararın neye yol açacağını.. kafası çok fazla çalışmaktan verimliliğini kaybetmiş gibiydi; inanılmaz bir hızda dönen tekerin duruyormuş gibi gözükmesi gibiydi kafasının hızlı çalışması ve verimliliğini kaybetmesi arasındaki bağlantı.. sürüsüyle düşünce aynı anda aklının orta yerinde cirit atıyor, bir görünüp bir kayboluyorlar, kadın tam birini yakaladım diyecekken de kaçıveriyorlardı. ta ki tekrar görünecekleri ve kafasını tekrar allak bullak edecekleri ana kadar. öğrendikleri karşısında şaşkın olduğunu hatırlıyordu. şaşkın ve bir o kadar da yıkılmış. öyle ki olanları ilk duyduğunda dizlerinde zerre derman kalmadığını hissetmiş ve yere yığılmamak için ilk bulduğu yere oturmuştu. zayıf gözükemezdi. asla ama asla böyle bir şey söz konusu bile değildi. bugüne kadar inşa ettiği duvarların arasına saklandı bu yüzden tekrar; gülmeye başladı. içine akan gözyaşları dışarıya kahkaha şeklinde yansıyordu. bir duruyor bir gülüyordu. adam da şaşırmıştı olan bitene verilen bu tepkinin. belki her şeyin, bu gülmelerin, bu durmaların, bu saklanmaların saçma olduğunu bile düşünüyor olabilirdi adam. ama kadının ufacık dahi umrumda değildi adamın ne düşündüğü. öte yandan da hayatını avuçlarında sunabilirdi kendisini adamın beyninin içine sokabilecek ilk kişiye. hiç düşünmeden hem de. her şeyi aynı anda yaşıyor, her zerreyi aynı anda hissediyordu. kafa karışıklığı bu yüzdendi zaten. ağlaması gereken yerde kahkahalara boğulan biri hangi yolun kendisi için genel anlamda daha doğru olduğuna, özellikle de o durumda, nasıl karar verebilirdi ki? imkansızdı bu. o da biliyordu bunu. adamın ısrarlı sorularına sessiz kalışı bu yüzdendi, her soruya bilmiyorum deyişi bu yüzdendi, kendi kendine sorduğu sorulara bile içten içe bilmiyorum cevabını verişi hep bu yüzdendi. kafası, ruhu, yüreği.. her şey, her bir hücresi karman çorman olmuştu öğrendikleriyle. bugün bile olanları hatırladığında nefes alamıyordu. göğüs kafesinin tam ortasında bir yumru vardı sanki ve nefes almasını imkansız hale getiriyordu. hala ağlayamıyordu. ve hala beklendiği üzere hatırladıklarını kafasından kovabilmek adına güldükçe gülüyordu. her seferinde daha da şiddetli bir şekilde. kahkahalara boğularak. hatırladıklarını ne zaman hatırlamaz/hatırlayamaz olacağını bilmeden yaşayıp gidiyordu. o gün, olanları öğrendiği ilk gün gözünün önünde beliren, diğer ihtimalleri hiçe sayarak son sürat parlayan iki yol vardı; ilk yolu seçerse tek başına devam edecekti, olanları içten içe sürekli sorgulayarak, unutmadan, unutamadan, kendi kendini yiyerek ama vicdanı, ‘mantıklı’ olan kararı vermiş olmanın getirdiği rahatlıkla ışıldayarak. diğer yolu seçerse de yoluna adamla birlikte devam etmek zorundaydı ama bu sefer soru-cevap kısmını kendi kendine, kendi kendini yiyerek değil karşı tarafla gerçekçi bir şekilde geçirerek, hissettiklerini, bilmesi gereken kişiye ifade ederek, gerekirse hesap sorarak, hırpalayarak, canının yandığı ölçüde olmasa/olamasa da yeri geldiğinde can yakarak. o ikinci yolu seçti çünkü ne bu süreci tek başına geçirip atlatabilecek gücü buluyordu içinde ne de adamdan vazgeçebilirdi o anda. hesap sorulacaksa, bu kendi kendine sorduğu bir hesap olmamalıydı. can yakılacaksa kendi kendinin canını yakmamalıydı, karşılıklı olmalıydı bu. birileri hırpalanacaksa, bu da karşılıklı olmalıydı, kadın bunu da kendi kendine yapamazdı. böylece seçti ikinci yolu. ancak bir sakıncası vardı bu yolu seçmenin, hem de öyle bir sakınca ki olanları hatırlayınca hala nefes alamamasının belki de gerçek sebebi buydu; ikinci yolu seçen her kim olacaksa, kendi iç seslerini susturup yürümek zorundaydı. neden diye sormamalıydı bu kararı aldığı için, kendini suçlamamalıydı. bu kararı aldığı ve yola adamla birlikte devam etmeyi seçtiği için ölmek istememeliydi mesela, hakkı yoktu çünkü buna. kendi isteğiyle seçmişti bu yolu ve her ne pahasına olursa olsun başta bu karardan dolayı kendisini, daha sonra da birlikte devam etmeyi seçtiği adamı affetmesi gerekiyordu. kurallar buydu. ancak kadın zaman zaman zorlandığını hissediyordu. içinde yine aynı anda konuşan birden fazla ses belirmeye başlamıştı. kimisi doğru olanı yaptığını, aslında adamla ne kadar mutlu olduklarını söylüyor, bunu hatıralarla daha da güçlendirmeye çalışıyordu. kimisi ta en başında, ilk yol ayrımında tek başına yürümeyi seçmesi gerektiğini söylüyor, kadının o gün öğrendiklerinin aslında ne kadar korkunç olduğunu tekrar ve tekrar -belki sonsuz kez- hatırlamasına, daha da fenası tekrar hissetmesine sebep oluyordu. kimisi ise arada kalmıştı; “tek başına devam edemezdin ama birlikte olduğun adamla bu kadar mutluyken bile bunları hatırladığında olanlara bakılırsa, aslında pek de mutlu olduğunu söyleyemeyeceğim” diyordu ona. ve sanırım sesi en çok çıkan da bu üçüncü sesti. cırtlaktı sesi, adeta kadının kulak zarlarını tırmalıyordu ama yırtıcı olduğu kadar huzur dolu ve yine bir o kadar da yılgındı. neyse ki son zamanlarda varlığından haberdar olduğu bir müzik grubu, kadının içinden geçenleri neredeyse bire bir dile getiriyordu; 
“There is no return
No words to explain
No excuses left to make
There is no one to blame
There is no one else to blame but me”

Geri dönüşün, olanları açıklayacak kelimelerin ve üretilecek bahanelerin olmadığından bahsediyordu şarkı. kadının kendisinden başka suçlanacak kimse olmadığından. ve sırf bu yüzden, sırf tüm bunların hali hazırda farkında olduğundan susmayı seçmişti bir süredir. konuyu kimseye açmamayı seçmiş ve yola bir süre böyle devam etmişti. bir gece yine aynı şarkıyı dinlerken kendisini ifade eden sözlerin aslında ona dayanılmaz bir acı da verdiğini fark edip buraya bunları yazana kadar susmuştu. “aslına bakarsanız teknik olarak hala konuşmuş sayılmam, sadece yazı yazdım, hala susuyorum. sadece duymak isteyenler duyacak sustuklarımı,” deyip tekrar gülmeye başlayana dek susmuştu.