Her insan biraz yalnız aslında, biraz içine kapanık, biraz uykusuz, biraz sessiz... Herkesin tek başına olduğunda düşündüğü önemli meseleleri, atlatmaya çalıştığı olayları, kabullenmesi gereken gerçeklikleri var.. Aynaya baktığında benimsemesi gereken bir yabancı var her seferinde karşısında ona bakan.. Kendi içine döndüğü zamanlarda, kendi kafasında yarattığı sahneleri, oyuncuları ve senaryoları var.. Kendi hesaplaşmaları, kendi sorunları, kendi soruları var.. Bazen duydukları bir şarkıyla dolan gözleri, bazense sadece aldıkları bir kokudan dolayı pır pır eden yürekleri var.. Hissettikleri, saklamaya çalıştıkları, saklamayı beceremedikleri, inkâr ettikleri var.. "Nasılsın?" sorusuna verdikleri kâh yalan kâh doğru cevapları var.. Her insanın hayatında mutlaka bir an da olsa canının yandığı bir dönem var; içten içe yanıp kavrulduğu ama gerek konuşacak kimsesi olmadığından gerekse konuşacak gücü olmadığından anlatamadıkları, paylaşamadıkları, atlatamadıkları var.. Farklı şeyler deneyip, kendilerini değiştirmeye çalıştıkları dönemler var yaşamlarında.. Bazen değişemedikleri, bazen değiştiklerini sandıkları, bazense tamamen değiştikleri dönemler.. Her insanın, hayatı boyunca en az bir kerelik bile olsa gitmek istedikleri, görüp gezmek istedikleri, belki de kaçıp sığınmak istedikleri ama başaramadıkları "uzak diyarlar" var.. Yolunda gittiği halde birden bire bozulan, tam herşey tepe taklak olmuşken de birden bire düzelen hayatları var.. Herkesin ömrü boyunca en az milyon kez hayatının ona oyun oynadığını, onunla dalga geçtiğini ve hatta onu, planlarını ve hayallerini ciddiye bile almadığını düşündüğü zamanlar var.. Her insan mutlaka en az bir kez düşer kendi içindeki boşluğa, kimi o boşluktan çıkıp tekrar nefes almayı başarabilir, kimiyse orada çakılıkalır, kıpırdayamaz olur...
Peki tüm bunların ortak yönü ne? Ya da insanların bunları yaşamasına kim/ler izin veriyor? Bilmiyorum...