19 Nisan 2016 Salı

Hans Zimmer - Time (Inception)

tarih 01.01.2016, akşam saatleri.
ben bu soundtrack eşliğinde 2 yıl sonraki ilk yazımı yazdım.
yazıda iki yol vardı;
biri eski, yıllarını aldığım, yıllarını verdiğim ve üstünde yaşlanmak istemediğimi farkettiğim yol,
diğeri yeni, hali hazırda kendi anılarını yaratmış olan, sisli, puslu ve benim üstünde yürümek istediğim yol.
aradan 4 aydan fazla zaman geçti.
ve ben bu gece bu yazıyı yine bu soundtrack eşliğinde yazarken yeni yolun eski anıları, dikenleri, yabani çalıları ve karanlığı arasında benliğimi kaybettiğimi farkediyorum.
korkuyorum.
çok korkuyorum.
o yola benzemekten, kendi kendimi yiyip bitirmekten korkuyorum.
kendimden ve dünyadan nefret ederek bir ömür geçirmekten korkuyorum.
hayatıma devam edememekten, tek yaptığımın nefes alıp vermek olmasından korkuyorum.
çaresiz hissediyorum.
korkuyorum.
çok korkuyorum.

10 Nisan 2016 Pazar

Let you go...

Sometimes I miss the little parts of your body, your existence. I miss your smile. I miss the way you looked at me. The way you held my hand. I miss the way your heart beats. I miss listening to it. Yes, it’s true. Sometimes I think about all these. I miss our texts, our laughters, even our tears. I miss feeling the back ups or supports we gave to each other when needed. I miss walking next to you. I miss playing with your hair, feeling the softness of it. Yes, you heard me right. Sometimes I miss everything just before all this shit happened. But, rest of the times, I let you go because I know that if I don’t, I am the one that will end up getting hurt over and over again. So, I just let you go.

7 Nisan 2016 Perşembe

Yolun sonu...

Uzun süredir ilk defa adım atmaya başladığını hissediyordu. Uzun uğraşlar sonucu ayağa kalkmıştı ve ilk adımlarını atmaya başlamıştı. Etrafına baktı. Aylar önce bulunduğu yolda yaşlanmama kararı alıp, bi’ cesaret girdiği yeni yolun sonundaydı. Üstü başı kan revan içinde kalmıştı bu yolda. Yıllarını verdiği ve karşılığında yıllarını aldığı bir yol değildi belki bu yol. Aksine çok kısa bir zaman zarfında çok uzun mesafe gitmesi gereken yoldu bu. Etraf dikenlerle, çalılarla, can kırıklarıyla ve sisle kaplıydı. Bir adım ötesini bile göremiyordu bu yolda. En başında da böyleydi ama bu yolda yürüme isteği ona umut olmuş, yola çıkma cesareti vermişti. Şimdiyse o cesaretten eser kalmamış bir halde etrafına bakınıyordu. Elleri kirden kapkara olmuştu. Yanaklarının üstünde tozlar birikmiş ve döktüğü gözyaşlarından dolayı da yol yol izler oluşmuştu. Dizleri yara bere içindeydi. Giysileri parçalanmış, süklüm püklüm sarkmıştı. Vücudunda yer yer morluklar oluşmuştu. Her yanı acı içindeydi ama o ilginç bir şekilde hala ayakta dikiliyordu. “Normalde” dedi, “normalde bu kadar yarayla ölmüş olmam gerekirdi.” Halbuki hala inatla ayakta durmaktaydı. Tüm yaralarına, tüm kan revan, toz toprak haline rağmen hala ayaktaydı. Birkaç kere düştüğünü hatırlıyordu ama geri kalkmıştı her seferinde. Sisten etrafını göremese de el yordamıyla bulduğu desteklere tutunarak, onlardan güç alarak başarmıştı her seferinde ayağa kalkmayı. Kimi düşüşünde göğüs kafesini çarpmıştı taşlara, kiminde ciğerlerini.. Kimi sefer avuç içlerini yaralamıştı, kimi seferse gözlerini.. Her düşüşünde farklı bir yeri yara almıştı. Göğüs kafesini yaraladığında kalbinin acısından öleceğini sanmıştı. Ciğerlerini yaraladığında bir daha nefes alamama ihtimalinden korkmuştu uzunca bir süre. Avuç içlerine sıra geldiğinde bir daha o elleri göremeyeceğini sanıp, anılarını kaybetmekten korkmuştu. Gözlerini yaraladığında ise bir daha asla gerçekleri göremeyeceğini sanmıştı. Ama belki hala tam anlamıyla iyileşmemiş olsalar da hala ayağa kalkabilecek kadar işe yarıyordu vücudu. Ne kalbinin acısından ölmüştü, ne nefessiz kalmış, ne o elleri unutmuş ne de gerçeklere kör olmuştu. Her şey sisli de olsa anlayabileceği netlikte karşısındaydı. “Tamam” dedi kendi kendine, “bu yoldaki vaktim de bu kadarmış, artık kendi yoluma gitme zamanım geldi”. Öyle de yapacaktı ama önce bu sis perdesinin arasından yolun bitişine ulaşması gerekiyordu. Yürüdü, yürüdü, yürüdü.. Hala çok canı yanıyordu çünkü yolun kalanı da can kırıklarıyla doluydu. Can kırıkları, sigara dumanı, dikenler, saç telleri.. Her şey yerlere saçılmış ayağına batıyordu. “Dayan” diye söylendi, “bir şarkı söyle ve rahatlamaya çalış, biraz olsun acını unutmana yardım eder ve daha rahat varırsın bitiş noktasına.” Sonra ilk aklına gelen şarkıyı mırıldanmaya başladı. Biraz hüzünlü bir şarkıydı bu. Yanaklarındaki yollara yeni birkaç tanesini daha ekledi şarkıyı söylerken ama durmadı, devam etti. Gücü yettiğince, sesi ve nefesi yettiğince devam etti söylemeye. Sonunda sis perdesinin biraz olsun azaldığını farkedinceye kadar devam etti. Bir an duraksadı. Çok sevmişti bu yolu. Belki bir ömrü burada geçirmenin hayaliyle girmişti bu yola. İlk kez zorluklardan korkmamış, ilk kez her şeyi göze alarak korkuyla karışık bir cesaretle bir yola girmişti. Meraklıydı yolun başında. Şimdiyse göreceğini görmüş olmanın verdiği bitkinlikle yolun  sonuna ulaşmaya çabalıyordu. Çabaları karşılığını vermeye başlamıştı neyse ki. Sabrı sonunda onu yolun sonuna ulaştırmıştı. Tam bitiş noktasındaydı artık. Arkasına döndü; yol hala aynı korkutuculuğuyla duruyordu ama onda, yolun başındaki cesaret ve güç yoktu. Yıllarca uyusa ancak toparlardı gücünü tekrar. Ama o bunun yerine yürümeye devam etmeyi seçecekti. Uyumak çare değildi. Uyandığında her şeyi tüm canlılığıyla tekrar hissetme ihtimali varken gözlerini bile kırpamazdı uyuyakalma korkusundan. Onun yerine yürüyecekti. Zamana bırakacaktı omuzlarındakileri. Bırakacaktı ki zaman hafifletsin yükünü. Sadece yaralarla varmamıştı çünkü yolun sonuna, kendi dünyasına ek bir dünya daha taşıyordu omuzlarında. Kısa bir zamanda sırtladığı ve bazen ağırlığının altında ezildiği o ikinci dünya. Ama zamana güveniyordu. Hangi acı ilk anki tazeliğiyle durabilmeyi başarmıştı ki zamanın gücü karşısında? Hangi yara iyileşmemiş, kabuk bağlamamıştı? Hangi sevgi, hangi nefret, hangi kin zamanın kudretine dayanabilmişti? Bunun bilinciyle yürüyecekti bundan sonra. Kendi yolunda, kendi anılarını yaratarak yürüyecekti. Saçlarının rüzgarda savrulmasına izin vererek, dinlene dinlene yürüyecekti. Yolun tıkandığı yerlerde gerekirse tırnaklarıyla yeri kazıyıp kendi yolunu çizecekti. Ama başka yollarda, başkalarının anılarının üzerinde yürümeyecekti. Hiçbir saç telinin ayaklarına dolanmasına izin vermeyecekti bundan böyle, hiçbir can kırığının ayağına saplanmasına müsaade etmeyecekti. Kendi yolunda yürüyecek, kendi güneşinin altında kavrulacaktı...