30 Temmuz 2016 Cumartesi

Minik Kuş

Minik kuş yuvasına dönmüştü yorgun argın. Uçmaktan, oradan oraya kanat çırpmaktan mecali kalmamıştı başka hiçbir şey yapmaya. Üstelik yeni çıkmıştı hasta yatağından. Ah! Şu yeni taşınan yakışıklı kuş yok muydu.. O boy o pos.. Çok da güzel gülüyordu hem bu yeni kuş; daha önce karşılaşmadığı bi’ sihir yayıyordu sanki gülerken.. Hele o gagasının önündeki iki dişi yok muydu; onları çalıp yuvasındaki çalı çırpının arasına saklamak ve yeni kuşu her özlediğinde çıkarıp onlarla konuşmak geliyordu bazen içinden bizim minik kuşun.. Bir de onunla konuşmak.. Şu dünyadaki en sevdiği şeylerden biri olabilirdi yeni kuşla iki lafın belini kırmak...Zaten o gülüş, o konuşma da olmasa ne o ne de başkası beceremezdi onu hasta yatağından çıkarmayı.. Aylardır çıkmamıştı ve aslına bakılırsa pek çıkası da yoktu.. Sıcaktı yatağı, koruyucu kollayıcıydı dış dünyaya karşı.. Karanlıktı biraz, biraz havasız.. Ama sonuçta minik kuşun ihtiyaç duyduğu şey temiz hava değil, kırılmamış kanatlardı.. İyileşmesini beklemek zorunda kalmayacağı, ilk günkü kadar güçlü, ilk günkü kadar canlı kırılmamış kanatlar.. Yine de aylarca beklemek zorunda kalmıştı kanatlarının tekrar az da olsa iyi olmalarını.. Dışarıyı çok merak ettiği için değil ama ne kadar koruyucu olsa da, gencecik bir kuş olarak, yatağında ölmek istemediği için kanatlarının iyi olmaları gerekiyordu.. Ah! O zalim kuş yok muydu.. Hep onun yüzündendi kanatlarının bu derece yıpranmış, bu derece hırpalanmış oluşu.. O kuşun uzun ve sivri gagası yüzünden oldu bütün bunlar.. Yaklaşık 9 ay kadar önce tanışmışlardı o kuşla.. Siyah, inatçı tüyler, kuyu gibi derin gözler ve şiir gibi o ötüş.. Yıllardır böyle bir kuşun hayalini kurmuştu adeta bizim minik, görür görmez tanıdı “hayalini”, görür görmez onun yanında olmak istedi.. Çekindi ilk zamanlar, “Acaba?” dedi ama baktı ki esmer hayal de ona bakıyor acabalarla dolu gözleriyle, karar verdi işte o zaman ona yaklaşmaya.. Ne var ki bu yakınlaşma ona kanatlarına mâl oldu kısa bir süre sonra.. Hayaline her yaklaşmaya çalıştığında, hayalinin, gerek bilinçli gerekse bilinçsizce vurduğu gaga darbeleriyle karşılaştı.. Ağır darbelerdi bunlar.. Bizim miniğin yerinde bir başkası olsa belki ölmüştü acısından ama minik sabretti her seferinde.. Hasta kabul etti hayalini ve bir tek onun sevgisiyle iyi olabileceğine inandırdı kendini.. Ne yazık ki durum bizim miniğin umduğu şekilde ilerlemedi ve minik kanatlarından oldu hayalini gördüğü günden yaklaşık 2 ay sonra.. Sözün özü, o gün bu gündür hasta yatağında kanatları için dua eder halde aylarını geçirdi minik kuş, gözyaşlarıyla temizledi kanayan yaralarını, nefesini üfledi içindeki ateşe sönsün diye.. Aylarca bekledi, aylarca sabretti iyi olabilmek adına, umut etti.. Esmer hayalin yerini iyileşeceği günlerin hayali almıştı artık miniğin kafasında, tekrar eskisi gibi şakıyacağı, etrafa neşe saçacağı günlerin hayali.. O hayalin tutkusuyla kendini hasta yatağına hapsetti.. Ağladı, üfledi, ağladı, üfledi, ağladı, üfledi, üfledi, üfledi... En son kor haline geldi ateş, yaraları gözyaşının tuzundan yanmış, kabuk bağlamıştı.. Ve işte o gün, bizim minik dışarı çıkardı başını yuvasından, hasta yatağından.. Ve işte tam da o gün gördü yeni kuşu.. Belli ki yeni gelmişti buralara, yoksa hemencecik tanıyıverirdi onu minik kuş, zira gözünden hiçbir şey kaçmazdı onun.. Özellikle de yüzler konusunda pek bir becerikliydi, bir gördüğünü bir daha unutmazdı.. Zaten bu yüüzden değil miydi, esmer kuşun gaga darbelerinin kanatlarından çok minik kuşun aklını yorması, yaralaması.. Neyse.. İlk zamanlar sadece uzaktan izlemekle yetindi bu yeni kuşu.. Hem sarışındı bu kuş, bizim minik hiç sarışınlardan hoşlanmamıştı ki şimdiye kadar, bundan da hoşlanmazdı. Kesin hoşlanmazdı canım, kesin.. Gözlemlediği kadarıyla evet boylu posluydu bu kuş, maşallahı vardı, gülüşüne ölünürdü ama üzücü bir yanı vardı bu kuşun.. Sessizdi bu kuş; başka kuşlarla zorunda kalmadıkça konuşmuyor, başka kuşlara gerekmedikçe yanaşma ihtiyacı duymuyordu. Kendi halindeydi anlayacağınız, kendi kafasının içinde yaşıyordu. Kim bilir, belki onun da kanatları yeni yeni iyileşiyordu ve belki de bizim minik kuşunki gibi bir hasta yatağı da bu yeni kuşun kafasının içinde vardı.. Kim bilir... Birkaç kez selamlaşma ve konuşma fırsatları olmuştu ama bir iki kelimenin ya da cümlenin ötesine geçememişlerdi henüz.. Sonra bir gün, siz deyin tesadüf ben diyeyim rastlantı, uzun uzun konuşma fırsatı geçti ellerine.. Çekingen ama çekingenliğini belli etmemeye çalışan, ördükleri duvarların çatlaklarından birbirlerine bakan gözleriyle, karşı tarafı ölçe tarta uzun uzun konuştular. Bizim minik kuş sevdi de bu yeni kuşu. Göründüğü kadar sessiz olmadığını, konuştuğunda etrafı huzur tabakasının kapladığını fark etti ve içi kıpırdadı birden. Sonraki günler hep tekrar konuşabilme umuduyla çıktı kendisi gibi minik yuvasından ve ne tesadüf ki (?) yeni kuşu da hep dışarıda buldu. Konuşmaları ilerledi, güzelleşti, derinleşti. Artık her gün birlikte uçar oldular, birlikte sustular, birlikte şakıdılar. Herkes olan biteni merakla izlerken onlar, hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamadan kanat süzmeye devam ettiler. Tek sorun; bizim minik kuşun kanat sancısı tutuyordu ara sıra.. Böyle olunca yine kendini yatağına hapsediyor, yine ağlıyor, yine üflüyordu.. Neyse ki en fazla birkaç güne sızısı durmuş oluyordu ve tekrar yeni kuşla gökleri fethetme imkanı geçiyordu eline. Kanat sancısının yanına bir de korku eklenmişti minik kuşun minik bedenine. Korkuyordu, Hem de çok.. çok korkuyordu... Esmer kuş geliyordu aklına, her şeyin ne kadar da şairane başlayışını düşünüp, nasıl bir cehennem azabına dönüştüğünü anımsıyordu sonra da.. Şimdi bu yeni kuşla da korkunç denecek kadar güzeldi her şey ama biz kere korku yerleşmeyegörsün bir kuş bedenine, kendini kuşa her hatırlatışında kuşun tüm bedenini bir titremenin sarmasına sebep oluyordu ve bizim minik de her seferinde ölecekmiş gibi hissediyordu kendini.. Ne kadar kendini tutsa, kısıtlamaya çalışsa da bağlanıyordu bu yeni kuşa.. Geçmişinde kırık kanatlar bulunduran bir kuşa göre fazla hızlı bağlanmış, başkalarının deyimiyle fazla cesaretli davranmıştı.. Evet korkuyordu ama bir o kadar da mutluydu.. Hatta ne kadar mutluysa o kadar çok korkuyordu çünkü her yeni mutluluk zerreciği, kendisi kadar daha korkuyu yanında getiriyordu minik kuşun bedenine.. Zaten mutlu olmak da neydi canım? Böyle umutları, böyle süslü hayalleri aylar önce atmamış mıydı minik kafasından? Şimdi nereden çıkmıştı bu duygular böylesine capcanlı, sanki hiç yara almamış hiç hırpalanmamış kadar canlı? Hiç mantıklı değildi açıkçası ama kuşun yapacak bir şeyi yoktu.. Bekleyip görmesi gerekiyordu olacakları, sabredip bekleyip görmesi.. Belki bu yeni kuş, bizim miniğe kendini sevebilmeyi de öğretirdi bu süreç sırasında.. Kim bilir?

12 Temmuz 2016 Salı

Müzik sesleri...

Sözsüz şarkıları, film müziklerini dinlemek gibiydi adamın yanında olmak kadın için. Söze gerek yoktu. Nefesleriyle anlaşıyorlardı. kalp atışlarıyla, dudaklarının kenarlarında oluşan tebessüm kıvrımlarıyla. Konuşmasalar da var ediyordu varlıkları bir diğerini. Hayata getiriyor, hayatta olduğunu hatırlatıyordu. “Ben de hayattayım diye bağırmak gibi. Ben de buradayım demek gibi seninle vakit geçirmek” demişti adam kadına. Kadın sadece mutlu olduğunu yazabildi ama aslında uzun süredir hissetmediği kadar yoğun bi’ sevgi hissetmişti içinde. Bastırmaya çalışıyor olsa da, kelimelere döküp sular seller gibi haykırmasa da içindekileri, bir şekilde bu ilerleyişe engel olamadığını ve elinde olmadan da adama yaklaştığını hissediyordu kadın. Son birkaç gündür, uzun süredir kendi kendine ağlanacak omuz olmaya alışmış olan kadın, ağladığında ya da kötü hissettiğinde, hatta mutlu olduğunda bile içten içe adamı yanında ister olmuştu. Sıcaktı adamın kolları. Sarılışıyla, öpüşüyle, gülüşüyle konuşuyordu adam kadının karşısında, kelimelere ihtiyaç yoktu. Daha iyi tasvir edebilmeniz için şöyle söyleyeyim; en sevdiğiniz film, dizi, oyun ya da benzeri sözsüz bir müzik düşünün. Sadece enstrümanların seslerinden oluşuyor olsalar da, dinlerken size hissettirdiklerini düşünün. Sizi götürdüğü yerleri, ruhunuzda dokunduğu ve parmak izlerini bıraktığı tüm o bölgeleri düşünün. Hayal edin. Kurun kafanızda. İşte adamla birlikteyken kadın da en sevdiği sözsüz müziği dinliyormuşçasına kayboluyordu. Adamın her bir kalp atışı, vurucu bir şekilde yön değiştirip dinleyeni istemsizce kendine çeken piyano vuruşları gibiydi. Sarıldığında ve parmak izlerini kadının vücudunda bıraktığı sıralarda, kadının içinde keman ve çello sesleri duyuluyordu adeta. Yan yana yatışları biraz hüzünlüydü ama üzücü bir hüzün değildi bu. Daha çok buruk bir mutluluktu. Bunca zaman sırtlarında taşımış oldukları yükleri, bir tek birbirlerinin yanındayken rüzgarda savrulmaya bırakabiliyor oluşları az da olsa kırpıyordu yüreklerinin pürüzlü yerlerini. Sonunda ipek gibi olsa da o yürekler, sonunda kuş gibi mutlak pürüzsüzlüğe ulaşmış olsalar da o vakte kadar kaybettikleri kan halsiz bırakıyordu onları. Mutluluklarının buruk oluşu, kalplerinin kırpık oluşundan kaynaklanıyordu yani. Ama bu en fazla piyanonun arasına karışan gitar sesleri gibiydi. Farklıydı ama sakinliği dengeleyecek şekilde hareket kazandırıyordu birlikte geçirdikleri zamana. Geçmişten beri duyduğu kulak tırmalayıcı acı tıngırtılardan sonra birlikteyken duyduğu sakinleştirici sesler kadın için iyileştirici bir güce sahipti sanki. Tek başınayken düşündüklerinin ve inandıklarının aksine, adamla birlikteyken, sanki hala bir şeyleri başarabilirmiş, hala gücü yetermiş gibi hissediyordu kadın. Hepsinden öte, kadının sanırım en iyi bildiği, bildiğinden en emin olduğu şey ise bu müziği çok sevdiğiydi. Bir gün onun da süresinin dolacağını bilmesine rağmen...

5 Temmuz 2016 Salı

Uzun zaman sonra...

Dizinize başını yasladığında, güvenle gözlerini kapatabilecek adamları sevin. Sesinizi duyunca huzurlu hissedecek ama sizi her seferinde daha çok özlemek için hem size, hem kendine yeterli alanı bırakacak adamları sevin. Hayatın tüm o koşturması arasında sizi görebilmek, sizinle zaman geçirebilmek için fırsatlar yaratan adamları sevin. Sizin yanınızda kendini, sizden saklama gereği duymayan adamları. Yeri geldiğinde siz ağlarken size sarılacak, yeri geldiğinde kollarınızda hıçkıra hıçkıra ağlayabilecek adamları. Tercihlerinize, hayatınıza, inançlarınıza ve en önemlisi size saygı duyan, kendi doğrularını dayatmaya çalışmayan adamları sevin. Şiirden anlayan adamları sevin. Şiirden, kitaptan, filmden, oyundan, müzikten, yemekten. En önemlisi de gözlerinizden anlayan adamları sevin. Dudağınızın kenarındaki küçük hareketlere dikkat eden, sizi yargılamadan gözlemleyen ve sizi siz olduğunuz için hayatına alan adamları sevin. Size kendinizi değerli hissettiren ama vazgeçilebilir olduğunuzu unutturmayan adamları. Öyle ki, bu adamlar size, sizi bir ömür seveceklerine, her daim yanınızda olacaklarına ya da sizsiz yaşayamayacaklarına dair dışarıdan süslü ve masallardan çıkma gözüken sözcüklerle gelmek yerine yüreklerini avuçlarına alıp, onları oldukları gibi görmenizi sağlayacaklardır. Sonsuz aşk kavramının bu denli güven sarsıcı olduğu bu dönemde, size geleceğe dair hiçbir şey vaat etmeyen ama size bugününüzü yaşama fırsatı sunan adamları sevin. Onlara sarılın. Dertlerini dinleyin, dertlerinizi paylaşın. Canınız sıkkınken gerek sizi neşelendirmeye çalışacak, gerekse sizinle birlikte ağlayacak adamları sevin. Uğrunuza mesafeler aşabilen, uğruna mesafeler aşacağınız adamları sevin. Sevginizi karşılıksız bırakmayan adamları. Hayata karşı inşa ettikleri savunma mekanizmasını aralayıp, o araladıkları yerden size bakan ve sizin de onu görmenizi sağlayacak adamları. Sizi kollarına aldığında kafanızın içindeki seslerin susmasını sağlayacak, size derin derin nefes alabilmeyi hatırlatacak, kollarınıza başını koyduğunda hiçbir şey düşünmeden gökyüzüne bakabilecek adamları sevin. Sizinle yürüyen, sizinle müzik dinleyen, sizinle oyun oynayan, şarkı söyleyen, yemek hazırlayan ve sizinle hayal alemine giden adamları sevin. Yazdıklarınızı, eleştirmek ya da yargılamak için değil de sizi gerçekten anlayabilmek, kafanızın içindeki henüz sizin de tam anlamıyla keşfedemediğiniz “labirentin” sırlarını çözebilmek için okuyan adamları sevin. Yazı yazan, müzik yapan, gülen ama güldüğü gibi ağlamasını da bilen adamları sevin. Her yanınıza gelişinde sizin için, sizi mutlu etmek için küçüğüyle büyüğüyle sürprizler hazırlayan adamları sevin. Masal seven adamları sevin. Sizin sesinizden uslu uslu masal dinleyen adamları daha çok sevin. Yanınızda dururken devasa olduğu halde, size sarıldığında kırılganlaşan, sizinle konuşurken saydamlaşan, size baktığında derinizin altında olanları gören adamları sevin. Hayatınızın en berbat döneminde karşınıza çıkan, sizinle ilgilenen, onunla ilgilenmeyi sevdiğiniz adamları sevin. Çekinmeden içinizi açabileceğiniz ve bunu yaptığınız için suçlanmayacağınız adamları. Alın o adamları hayatınıza. O adamların hayatına girin. Geçici de olsa olun birbirinizin hayatında. Her şeyin bir gün biteceğini, canlı veya cansız her şeyin bir sonu olduğunu bilen ve size sonsuzluk vaat etmeyen adamlarla birlikte olun. Sarılın o adamlara. Gözlerinden öpün. Ellerinden, parmaklarından, avuç içlerinden, gamzelerinden öpün. Bırakın o adamlar görevlerini tamamlayıp, sizi hayatınızda bir basamak üste taşıyana kadar kalsınlar hayatınızda. Siz de onların büyümelerine yardım edin. Birbirinize öğretecek çok seyiniz olsun. Gösterecek çok yolunuz, söyleyecek çok sözünüz, susacak çok zamanınız olsun. Karşınıza çıkan yol ayrımından ne yöne giderseniz daha iyi olacağını ya da daha az yara alacağınızı hesap etmek zorunda kalacağınız değil de ne yöne giderseniz gidin sizi ufak mutluluklarla kutsayacak, size küçük de olsa tekrar umut olacak ve yaptığınız seçimlerden ziyade o seçimleri doyasıya yaşamanızın daha önemli olduğunu hatırlatacak adamları sevin. Sizi sevmekten gocunmayan, gardını az da olsa indirmekten her ne kadar korksa da rahatsızlık duymayan, hatta bunu farkında olmadan yapan adamları sevin. Saçlarınızı okşayan, saçlarını okşarken huzur bulduğunuz adamları. Alın o adamları hayatınıza, izin verin büyütsünler sizi. İzin verin zamanları dolunca gitsinler hayatınızdan. İzin verin o adamlar yürüdüğünüz yolda size eşlik etmek istedikleri yere kadar eşlik etsinler. Öyle ki, siz onların hayatından gitmek istediğinizde gideceğiniz yere varabilmeniz adına yolunuzu sizin için açan, yolunuzu açmanıza yardım eden, duygusal yükleriyle sizi kendilerine bağlı tutmaya çalışmayan adamları sevin. Sevin o adamları. Bulun, sevin ve izin verin zamanı gelince gitsinler hayatınızdan.