Minik kuş yuvasına dönmüştü yorgun argın. Uçmaktan, oradan oraya kanat çırpmaktan mecali kalmamıştı başka hiçbir şey yapmaya. Üstelik yeni çıkmıştı hasta yatağından. Ah! Şu yeni taşınan yakışıklı kuş yok muydu.. O boy o pos.. Çok da güzel gülüyordu hem bu yeni kuş; daha önce karşılaşmadığı bi’ sihir yayıyordu sanki gülerken.. Hele o gagasının önündeki iki dişi yok muydu; onları çalıp yuvasındaki çalı çırpının arasına saklamak ve yeni kuşu her özlediğinde çıkarıp onlarla konuşmak geliyordu bazen içinden bizim minik kuşun.. Bir de onunla konuşmak.. Şu dünyadaki en sevdiği şeylerden biri olabilirdi yeni kuşla iki lafın belini kırmak...Zaten o gülüş, o konuşma da olmasa ne o ne de başkası beceremezdi onu hasta yatağından çıkarmayı.. Aylardır çıkmamıştı ve aslına bakılırsa pek çıkası da yoktu.. Sıcaktı yatağı, koruyucu kollayıcıydı dış dünyaya karşı.. Karanlıktı biraz, biraz havasız.. Ama sonuçta minik kuşun ihtiyaç duyduğu şey temiz hava değil, kırılmamış kanatlardı.. İyileşmesini beklemek zorunda kalmayacağı, ilk günkü kadar güçlü, ilk günkü kadar canlı kırılmamış kanatlar.. Yine de aylarca beklemek zorunda kalmıştı kanatlarının tekrar az da olsa iyi olmalarını.. Dışarıyı çok merak ettiği için değil ama ne kadar koruyucu olsa da, gencecik bir kuş olarak, yatağında ölmek istemediği için kanatlarının iyi olmaları gerekiyordu.. Ah! O zalim kuş yok muydu.. Hep onun yüzündendi kanatlarının bu derece yıpranmış, bu derece hırpalanmış oluşu.. O kuşun uzun ve sivri gagası yüzünden oldu bütün bunlar.. Yaklaşık 9 ay kadar önce tanışmışlardı o kuşla.. Siyah, inatçı tüyler, kuyu gibi derin gözler ve şiir gibi o ötüş.. Yıllardır böyle bir kuşun hayalini kurmuştu adeta bizim minik, görür görmez tanıdı “hayalini”, görür görmez onun yanında olmak istedi.. Çekindi ilk zamanlar, “Acaba?” dedi ama baktı ki esmer hayal de ona bakıyor acabalarla dolu gözleriyle, karar verdi işte o zaman ona yaklaşmaya.. Ne var ki bu yakınlaşma ona kanatlarına mâl oldu kısa bir süre sonra.. Hayaline her yaklaşmaya çalıştığında, hayalinin, gerek bilinçli gerekse bilinçsizce vurduğu gaga darbeleriyle karşılaştı.. Ağır darbelerdi bunlar.. Bizim miniğin yerinde bir başkası olsa belki ölmüştü acısından ama minik sabretti her seferinde.. Hasta kabul etti hayalini ve bir tek onun sevgisiyle iyi olabileceğine inandırdı kendini.. Ne yazık ki durum bizim miniğin umduğu şekilde ilerlemedi ve minik kanatlarından oldu hayalini gördüğü günden yaklaşık 2 ay sonra.. Sözün özü, o gün bu gündür hasta yatağında kanatları için dua eder halde aylarını geçirdi minik kuş, gözyaşlarıyla temizledi kanayan yaralarını, nefesini üfledi içindeki ateşe sönsün diye.. Aylarca bekledi, aylarca sabretti iyi olabilmek adına, umut etti.. Esmer hayalin yerini iyileşeceği günlerin hayali almıştı artık miniğin kafasında, tekrar eskisi gibi şakıyacağı, etrafa neşe saçacağı günlerin hayali.. O hayalin tutkusuyla kendini hasta yatağına hapsetti.. Ağladı, üfledi, ağladı, üfledi, ağladı, üfledi, üfledi, üfledi... En son kor haline geldi ateş, yaraları gözyaşının tuzundan yanmış, kabuk bağlamıştı.. Ve işte o gün, bizim minik dışarı çıkardı başını yuvasından, hasta yatağından.. Ve işte tam da o gün gördü yeni kuşu.. Belli ki yeni gelmişti buralara, yoksa hemencecik tanıyıverirdi onu minik kuş, zira gözünden hiçbir şey kaçmazdı onun.. Özellikle de yüzler konusunda pek bir becerikliydi, bir gördüğünü bir daha unutmazdı.. Zaten bu yüüzden değil miydi, esmer kuşun gaga darbelerinin kanatlarından çok minik kuşun aklını yorması, yaralaması.. Neyse.. İlk zamanlar sadece uzaktan izlemekle yetindi bu yeni kuşu.. Hem sarışındı bu kuş, bizim minik hiç sarışınlardan hoşlanmamıştı ki şimdiye kadar, bundan da hoşlanmazdı. Kesin hoşlanmazdı canım, kesin.. Gözlemlediği kadarıyla evet boylu posluydu bu kuş, maşallahı vardı, gülüşüne ölünürdü ama üzücü bir yanı vardı bu kuşun.. Sessizdi bu kuş; başka kuşlarla zorunda kalmadıkça konuşmuyor, başka kuşlara gerekmedikçe yanaşma ihtiyacı duymuyordu. Kendi halindeydi anlayacağınız, kendi kafasının içinde yaşıyordu. Kim bilir, belki onun da kanatları yeni yeni iyileşiyordu ve belki de bizim minik kuşunki gibi bir hasta yatağı da bu yeni kuşun kafasının içinde vardı.. Kim bilir... Birkaç kez selamlaşma ve konuşma fırsatları olmuştu ama bir iki kelimenin ya da cümlenin ötesine geçememişlerdi henüz.. Sonra bir gün, siz deyin tesadüf ben diyeyim rastlantı, uzun uzun konuşma fırsatı geçti ellerine.. Çekingen ama çekingenliğini belli etmemeye çalışan, ördükleri duvarların çatlaklarından birbirlerine bakan gözleriyle, karşı tarafı ölçe tarta uzun uzun konuştular. Bizim minik kuş sevdi de bu yeni kuşu. Göründüğü kadar sessiz olmadığını, konuştuğunda etrafı huzur tabakasının kapladığını fark etti ve içi kıpırdadı birden. Sonraki günler hep tekrar konuşabilme umuduyla çıktı kendisi gibi minik yuvasından ve ne tesadüf ki (?) yeni kuşu da hep dışarıda buldu. Konuşmaları ilerledi, güzelleşti, derinleşti. Artık her gün birlikte uçar oldular, birlikte sustular, birlikte şakıdılar. Herkes olan biteni merakla izlerken onlar, hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamadan kanat süzmeye devam ettiler. Tek sorun; bizim minik kuşun kanat sancısı tutuyordu ara sıra.. Böyle olunca yine kendini yatağına hapsediyor, yine ağlıyor, yine üflüyordu.. Neyse ki en fazla birkaç güne sızısı durmuş oluyordu ve tekrar yeni kuşla gökleri fethetme imkanı geçiyordu eline. Kanat sancısının yanına bir de korku eklenmişti minik kuşun minik bedenine. Korkuyordu, Hem de çok.. çok korkuyordu... Esmer kuş geliyordu aklına, her şeyin ne kadar da şairane başlayışını düşünüp, nasıl bir cehennem azabına dönüştüğünü anımsıyordu sonra da.. Şimdi bu yeni kuşla da korkunç denecek kadar güzeldi her şey ama biz kere korku yerleşmeyegörsün bir kuş bedenine, kendini kuşa her hatırlatışında kuşun tüm bedenini bir titremenin sarmasına sebep oluyordu ve bizim minik de her seferinde ölecekmiş gibi hissediyordu kendini.. Ne kadar kendini tutsa, kısıtlamaya çalışsa da bağlanıyordu bu yeni kuşa.. Geçmişinde kırık kanatlar bulunduran bir kuşa göre fazla hızlı bağlanmış, başkalarının deyimiyle fazla cesaretli davranmıştı.. Evet korkuyordu ama bir o kadar da mutluydu.. Hatta ne kadar mutluysa o kadar çok korkuyordu çünkü her yeni mutluluk zerreciği, kendisi kadar daha korkuyu yanında getiriyordu minik kuşun bedenine.. Zaten mutlu olmak da neydi canım? Böyle umutları, böyle süslü hayalleri aylar önce atmamış mıydı minik kafasından? Şimdi nereden çıkmıştı bu duygular böylesine capcanlı, sanki hiç yara almamış hiç hırpalanmamış kadar canlı? Hiç mantıklı değildi açıkçası ama kuşun yapacak bir şeyi yoktu.. Bekleyip görmesi gerekiyordu olacakları, sabredip bekleyip görmesi.. Belki bu yeni kuş, bizim miniğe kendini sevebilmeyi de öğretirdi bu süreç sırasında.. Kim bilir?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder