14 Şubat 2016 Pazar

Bir Garip Aşk Masalı...

Aşk üzerine yazılmış çizilmiş milyonlarca, belki milyarlarca yazı bulabilirsiniz; bu yazı da muhtemelen onlardan sadece biri olarak tarihe geçecek.. Tek farkı ben bu yazıda aşkın ne olduğunu değil, benim nasıl aşık olduğumu anlatacağım..
İlk aşkım bu benim.. Hayatım boyunca, bu yaşıma gelene kadar iliklerime kadar hissettiğim ve pençesinden bir türlü kurtulamadığım ilk aşkım.. Ufak konuşmalarla başlayan, sonra gitgide büyüyen ve yerini benim içimde deli divane bir şeye bırakan değişik bir duygu bu.. Belalı biraz, biraz arızalı, biraz da felç edici..
Sanılanın aksine kör olmadım ben, onu mükemmelleştirmedim gözümde.. Aksine biliyordum tüm kusurlarını, mutsuzluklarını, yaralarını, korkularını, yalnızlıklarını.. En başlarda sadece yardım etme amaçlı çıktığım yolda, birden onun yanında buldum kendimi.. Bedenen onunla birlikte olmasam da günümün her saati, dakikası, saniyesi onu düşünmekle geçiyor ve ben bundan gocunmuyordum.. Zamanla giraba daha fazla dolandıkça “madem bir yola giriyorsun, madem her şeyin farkındasın ve madem onu hayatında istiyorsun, o zaman bu yolda karşına çıkması muhtemel her şeye, her zorluğa gerek onunla gerek onsuz gerekse ona rağmen göğüs germeyi de göze alacaksın” dedim kendime.. Ve başladım yürümeye..
Birkaç yazı önce, iki yoldan bahsetmiştim; biri eski yol, diğeriyse henüz içinde ne var ne yok bilmediğim ama içinde olmak istediğim yeni yoldu. Yeni yol hakkında eski yola kıyasla daha dikkatli olmam gerektiğini çünkü bu yolun hali hazırda kendi anılarını yaratmış olduğunu ve bana da yere düşen bardaktan kalan cam kırıntılarının, saç tellerinin, gözyaşlarının, vs üstünden yürümek düştüğünü yazmıştım o yazıda. Zira öyle de oldu; çok şey battı ayağıma, çok kan kaybettim. Ama her kan kaybımda kalbim daha çok sevdi onu, daha çok kan pompaladı vücuduma ve telafi ettim kaybımı.. Her tökezlediğimde güzel sözleri geldi aklıma, bana “süveyda” deyişi geldi, “kara gözlüm, fıstığım, son hayalim, kalbimdeki ince sızı” deyişleri geldi.. Onun sesini duydum her seferinde, “birlikte yaşlanalım biz” deyişi geldi aklıma ve onun yanında olabilmek için tekrar ayağa kalkmam gerektiğini düşündüm, silkelendim ve yürümeye devam ettim. Bazen o yolda insan silüetleriyle karşılaştım, aldatılmalar gördüm, sigara dumanları.. Alkol kokusu aldım yalnızlıkla karışık.. Ama o yola her şeye eyvallah diyerek çıkmıştım bir kere, ölsem de geri dönüşü yoktu..
Aradan biraz zaman geçti ve o sakinleşmeye başladı.. Güzel sözler azaldı.. İlk başlarda biraz can yaktı bu, kendimi sorgulattı bana; “bir hata mı yapıyorum acaba, ona nefes alacak alan bırakmıyor muyum gerçekten?” dedim ve ona nefes alabilmesi için her gün biraz daha fazla boşluk bıraktım.. her boşluk bırakışımla biraz daha kan kaybediyordum ama sevgim, o boşluğu kapatmak istercesine, bir köprü oluşturmak istercesine son hız artmaya devam ediyordu.. Anlayamadım her boşluğun aramıza biraz daha yalnızlık soktuğunu.. Her boşlukla aslında biraz daha onun kendi içine, benimse ona kilitlendiğimi anlayamadım.. Anahtarlarım da yoktu ellerimde.. Sahip olduğum tek anahtar oydu.. O benim, kendi cehennemimden çıkış kapımdı ve anahtarımı o tutuyordu..
Aradan biraz daha zaman geçti ve bir gece beklenmedik olaylar oldu.. O gece, o geçmişiyle ve benimle çatıştı, bense ne olduğunu anlamaya çalıştım.. Tabii soluğu hastanede aldım.. Doktorlar astım ve sinir krizi geçirdiğimi, kalbimdeki çarpıntının normal olmadığını, bir kardiyoloğa acilen gözükmem gerektiğini söylediler, sakinleştirici serum taktılar ve herkesin hayatı tekrar tıkırına girdi gibi gözükmeye başladı.. Bi’ kısmımız kendi cennetine döndü, diğerlerimiz -ben dahil- kendi cehennemimize geri girdik..
Ertesi gün tekrar konuştuk onunla.. Etrafında ne kadar hemcinsim varsa, onların yaptıklarının yükü üzerime atıldı bu konuşma sırasında.. Ama ben hala onu haklı çıkarmaya çalışıyor; “sabret kızım, ne de olsa geçmişinde yaşadıkları çok ağır , bu da geçer, yine eskisi gibi olursunuz, sevginiz iyileştirir sizi” diyordum.. Fakat hiçbir şeyin düzeleceği yoktu, birkaç gün sonra kendimi kandırdığımı, yüz yüze görüştüğümüzde bana bakarken içi eriyen adamın gerçekten eriyip buhar olduğunu, artık var olmadığını birkaç gün sonra farkedecektim..
Nitekim beklemeye, sabır demeye ve sevmeye devam ettim bu süre boyunca.. Eski mesajları okudum, fotoğraflara baktım, onun haberi olmadan o konuşurken çektiğim videoyu izledim, atkısını kokladım, ona yazdığım satırları okudum.. Gülümsedim kimi zaman, “her şey düzelecek kızım, inan bana, o adam seni severken numara yapmıyordu” dedim kendime.. Kimi zamansa “o adam gerçekten de buhar oldu uçtu gitti, sen de kendinde böyle kilitli kaldın” diye düşündüm, sövdüm kendime..
Daha sonra karar verdim; o güne kadar onun için, içine onlarca yazı yazdığım defterin canımı fazlasıyla yaktığına ve artık bende durmaması gerektiğine karar verdim.. Kendi yazdığım satırlar, onları her okuyuşumda daha da kan kaybetmeme sebep oluyorlardı.. Kendi yazdığım satırlarda boğuluyordu gözlerim, kendi yazdığım satırlar tıkıyordu ciğerlerimi.. Ama yakamazdım da onları, fütursuzca ateşe atarsam geçmişimi ve belki de onun bana yaşattıklarını tamamen kaybedeceğimden korktum ve defteri sahibine yani ona vermeyi kararlaştırdım kafamda..
Bir akşam telefonda konuştuk tekrar.. Sesinde hüzün vardı, yalnızlık çökmüştü sanki ses tellerine, adeta tüm bunlar yaşanmadan önce konuştuğum adamdı.. Bir ara şefkat duyar gibi oldum konuşmalarında, hala sevdiği halde “her şeyi kendi elleriyle mahvettiği için” bunu söyleyemeyen bir adamdı sanki telefonun diğer ucundaki. O an her zamankinden çok yanında olmak istedim, sarıp sarmalamak, “ben bi yere gitmedim, bak hala burdayım, seni çok seviyorum ve çok özledim” demek istedim ama sadece sessizce yaş akıttım tabir-i caizse kara gözlerimden… “İnci tanesi gözyaşlarına kıyılmaz ki kara gözlüm” derdi ne zaman ağlasam.. Keşke tekrar duyabilseydim bunları ondan.. Söz verdiği gibi üstüme titremesini istedim.. Birlikte yaşlanmak istedim onunla.. Her şeye rağmen hesap sormadan, kırılıp gücenmeden devam ederdim yoluma en ufak bir adım atsaydı.. Adım atmayı da geçtim, benim adımlarımı kesmeseydi, tüm kapıları çarpmasaydı yüzüme ben yine kan revan içinde kalmış üstümü başımı temizler, silkelenir, onun elinden tutar ve yola devam ederdim..
Ertesi gün “eğer hala dün gece konuştuğum adamsa belki bi’ şansımız daha vardır” dedim ve onu aradım.. Gün içerisinde birkaç kez konuştuk ama dün geceki adamdan eser yoktu.. Sevgisiz, umursamaz, boşvermiş adam geri gelmişti birden bire.. Beni tekrar alaşağı ederek tahtına oturmuş, yukarıdan bakıyordu bana yine.. Gelme diyordu, gelme yanıma.. Hiçbirinize tahammülüm kalmadı, şansını zorlama diyordu..
O akşam bir haftadır -olaylar başladığından beri- nerdeyse her gün yaptığım gibi içtim ve sızdım.. Ayıldığımda acım hala aynı yerdeydi, üstüm başım hala kan revan içindeydi, yorulmuştum ağlamaktan, sayıklamaktan, adını haykırmaktan…
Bu aralar nasıl mıyım? Hala kanıyorum, hala kapkara yüzüm, hala o kapı tam kapanmadı gibi geliyor ama aralıksa da içinde bulunduğum cehennem zifiri karanlık, yani hiç ışık sızmıyor o aralıktan.. Adımımı attığım yerde düşüyorum.. Tam tekrar ayağa kalkıp bir adım atıyorum ve o an yine kendimi yerde buluyorum.. Kabuslarla arkadaş oldum bu aralar.. Uyanıkken de kabus görüyorum, uyurken de.. “Zaman” diyorum, “sadece biraz zaman geçmeli.. Alıp götürecek içinde tutmaya çalıştıkça seni öldüren ne kadar şey varsa.. Hepsi esip gidecek..” Ama diğer bir yanım unutmayı reddedercesine asi, bir o kadar da hırçın, tutundukça daha sıkı tutunuyor geçmişten kalanlara..
Bense içimdeki savaştan canlı çıkabilir miyim acaba diye düşünüyorum..
Ona; “Ben artık yaşlı bir anka kuşuyum, bir daha kül olursam geri hayata dönemeyeceğimden ya da kanatlarım olmadan dirileceğimden korkuyorum. … ben sonsuza kadar kanatsız yaşamak için fazla gencim.. Ama sonsuza kadar umut etmek için de fazla yaşlıyım..” yazmıştım o küçük deftere.. Bu aralar ateş sönmüyor, ben ölüyorum, kül olmama ramak kaldı ve korkuyorum..
Ya tekrar dirilemezsem? Dirilsem bile ya kanatlarım olmadan dirilirsem?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder