Sürekli kendi kendine konuşuyordu. Sorular soruyor, düşünüyor ama cevaplar bulamıyordu. Her soru bir yenisini doğuruyor ama cevaplar bir türlü gözükmüyordu kapıda. Baktı etrafına, hayatına baktı, son zamanlarda neler yaptığına baktı. Bir ilerleme, bir iyileşme görme umuduyla iyice kolaçan etti her yeri. Bir ışık huzmesi aradı gözleri zifiri karanlık odasında, ufacık da olsa bir ışıltı aradı. Önce çekmecelerini karıştırdı. “Onca gereksiz zımbırtının arasında ne arasın ışık” diye geçirdi içinden ama karıştırmaya devam etti. Bir bira şişesi kapağı buldu o kalabalığın içinde. Sonra üstünde “Galata Konak” yazan tek kullanımlık bir tüp toz şeker. Ayırdı kenara onları gözleri dolarak. Bakmaya devam etti. Kullanılmamış iki tane servis peçetesi buldu. Tam “bunların burada ne işi var” diye içinden geçirip peçeteleri eline aldığında ciğerine doldu boğaz kokusu. Sonra anladı onların neden o çekmecede olduğunu ve peçeteleri de bira kapağının ve toz şekerin yanına iliştirdi usulca. Daha fazla kurcalamaya başladı çekmecenin içindekileri; birkaç tane mektup, sürüsüyle kitap ayracı, iki küçük deniz kabuğu ve diğer her şey karman çorman oldu o karıştırdıkça. Sonra üstü “beltur, afiyet olsun” yazılı bir tost kağıdı buldu. Dudakları titredi ağlamamak için kendini sıkarken, gözlerini kapadı. Bu kadardı işte hepsi. Tüm anıları. O güne dair. Elle tutulur bir tek bunlar vardı hayatının en güzel gününden yadigar kalan. Unutmaya yüz tutmuştu halbuki onları ama bir ışık ararken, bir sürü yıldız buldu aslında o çekmecede. Bir araya koydu hepsini yatağının üstüne, yastığının kenarına. Tek tek yan yana dizdi hepsini. O yıldızlar biraz olsun aydınlattılar durdukları yeri. Ama ona daha fazlası lazımdı çünkü hala göz gözü görmüyordu odada. Adım atmaya korkuyor, bu yüzden de el yordamıyla ilerlemeye çalışıyordu o karanlığın içinde. Yatağının baş ucuna ilerledi yavaşça, düşmemeye çalışarak. Yokladı oraları. Kitaplığının önüne baktı, çantaların arasına, her yere baktı o civardaki. Sonra eli yumuşak bir şeye değdi farketmeden. Aldı eline o yumuşak şeyi, evirdi çevirdi, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Tam bunları yaparken burnuna yine o bilindik özlem kokusu geldi. Buram buram. Her yanını sardı sonra o koku, ciğerlerine girdi, burun deliklerine, beynine, kalbine. Her hücresi o kokuyla acıdı. Özlem taştı derisinden. Çok keskindi hissettikleri. Bulduğu şey atkısıydı. En sevdiği atkısı. Kokusuna, sıcaklığına, gülüşüne, gülen gözlerine hasret kaldığı atkısı. Sarıldı atkıya sonra, başını atkıya gömdü, uzun uzun ağladı. Atkı sırılsıklam olana kadar ağladı. O ağladıkça pırıltılar düştü gözlerinden atkıya. Kapladılar her yerini. Kız ağladıkça atkı daha çok parladı, daha çok aydınlandı, ışıl ışıl oldu. Odası artık zifiri karanlık değildi. Görebiliyordu etrafını. Bir bira kapağı, bir toz şeker, iki peçete, bir tost kağıdı ve buram buram hasret kokan bir atkı aydınlattı tüm odayı. Bir yerden daha ışık geldiğini farketti. Aradı taradı odada geri kalan her yeri ama ışık odadan değildi. Sonra şüphelendi, kendi vücudunu incelemeye başladı. Beynine baktı. Beyni zifiri karanlıktı. Ellerine baktı, gözlerine, saçlarına, dudaklarına. Sonra başını biraz daha aşağı eğince göğüs kafesinden ufak ufak ışıltıların çıkmaya çalıştığını farketti. Göğüs kafesini açtı hemen. Tık tık. Tık tık. Tık tık. Yüreğiydi o ışıltıların yuvası. Her kan pompalayışında bir iki pırıltı yükseliyordu yüreğinden göğüs kafesine çarpan. “Meğer içimdeymiş her şey” dedi ve ekledi; “eğer göğüs kafesimi bir daha kapatırsam bu ışıltılar dışarı çıkamaz, ben yine karanlığa gömülürüm. O halde açık kalacak bundan böyle yüreğim, açıkta duracak. Belki eskisinden savunmasız kalacak ama en azından yolumu aydınlatacak”. Ve böylece kavuşmuş oldu ışığına. Birkaç anı, gözyaşlarıyla ıslanmış bir atkı ve durmaksızın kan pompalayan bir yürek. Her şey bunlarda gizliydi aslında.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder